Yarımın Bütünden Daha Fazla Oluşuna Dair

(Postu yanlışlıkla sildim, yedekten kurtarıyorum, reblog eden arkadaşlara özürler)


A. Ali Ural’ın Posta Kutusundaki Mızıka kitabında geçer bu cümle, aslen Hesoidos’a aittir.

"bütünden büyük olduğunu cahiller bilmez yarımın"

Ali Ural bunu aynı kitapta şöyle açıklamış:

Acaba bir şeyin tamamına sahip olmak insanı hoyrat ve küstah mı yapıyordu. Vuslattan sonra bunun için mi bitiyordu aşklar. Bunun için mi zarafeti korumak güçleşiyor ve davranışlara sızıyordu insan.

Yoksa Hesiodes paylaşmaktan mı söz ediyordu? Paylaşılan her şeyin, paylaşılmadan çok daha büyük hazlar vereceğini mi anlatmak istiyordu? Paylaşmayı deneyenler demek ki bölüşülen şeyin çoğaldığını görüyorlardı. Demek ki hayat buluyordu, başka hayatlarla bölüşülen hayatlar.

Bazen, bir insanla büsbütün sevişmekten daha güzeldir onunla el ele tutuşmak. Bir insanla körkütük sarhoş olmaktan daha güzeldir onunla sabah birer bardak demli çay içmek.
Bazı hikayeleri tamamlanmışlıkları bitirir. Bazı hikayeleri yarım kalmışlıkları güzel kılar.

Her şeyi acelece yaşıyor, hızla tüketiyoruz. Her şeyi barbarca yağmalıyoruz. Fastfood’a dönüşmüş duygularımız fastlove olmuş. Asla doyuma ulaşamadığımızı fark ettiğimiz o an geldiğinde, "keşke bunca şeyi tüketmeseydik de el ele tutuşmaktan mutlu olabilseydik" diyoruz ve işte o an, yarımın bütünden fazla olduğu andır.

Hayat, dünya bize azını veriyorsa eğer, azı çoktan fazla yapmalı ki yaşanabilsin bu dünyada.
İntiharı, yarım kalmışlıklar öteliyor.

Mutluluğun sırrıymış meğer bu cümle: Yarım bütünden fazlaymış meğer.


Carpe-Mortem
Ankara

Erkek Olmak

image

Çocuksundur önce, sonra erkek olursun. Kürek çekerek, direnerek.
Mesela, bir bankta saatlerce yağmur altında sana kızan sevgilin çıksın da yüzyüze konuş diye beklerken, onun asla çıkmayacağını fark ettiğin anda… Başkasından çok mücadele etmemeyi öğrenirsin.

Aldatmışsan veya büyük bir hata yapmışsan, yalan söylemişsen, kendini kontrol edememişsen fakat pişman dahi olsan, karşındaki insan sana asla ikinci bir şans vermezken, ondan bir ümit şans dilerken;
Güzelliklerin unutulduğunu, hataların unutulmadığını öğrenirsin.

Mesela, sen dizine yatmış bir alna gökyüzünü getirip şiirler okurken onun gözleri boşluğa dalmış, bambaşka şeyleri düşündüğünü fark ettiğin anda…
Kimseye gökyüzünü götüremeyeceğini öğrenirsin.

Mesela, sen kıskançlıktan kendi dilini; ağız içini ısırırken, karşındaki insana “bence tabi sen bilirsin yine de” derken, içten içe “haklısın, hayatımı seninle sürdürmeliyim” demesini dilerken;
Dileklerin asla gerçekleşmediğini öğrenirsin.

Mesela, bir hastanenin ACİL tabelasının önünde, başını ellerinin arasına alıp beklerken, hayatındaki kişi intihar etmişken; “Allah’ım nolur ölmesin. Eğer kurtulursa söz veriyorum hiç üzmeyecem onu” derken yine de;
Bir insanı hayatta tutmaya yetmeyeceğini öğrenirsin.

Kendin simit ayran yaparken, cebindeki üç günlük paranla hayatındaki kişiye yemek ısmarlarken hiç kötü hissetmezken; ama içten içe de “bu mekan pahalıymış ya bir bahane bulsak da çıksak” demene rağmen yine de mutlu iken; 
Paranın hiçbir şey olmadığını öğrenirsin.

İş çıkışı bütün yorgunluğunla, bacakların ağrıdan sızlıyorken; sen bir insana uyuyabilsin diye bisikletli masallar anlatırken; birkaç saat sonra belki bir hatanda sana sen tıpkı bir cüzzamlıymışsın gibi sırtını döndüğünde o;
Üşümene rağmen kendi üstünü örtmeyi öğrenirsin.

Mesela bir kadın senin kollarında, senin kanatların altındayken hıçkıra hıçkıra ağlıyorken ve sen elini de tutsan, sırtından da sarılsan, saçlarını da okşasan bu geçmiyorken;
Çaresizliğin ne olduğunu öğrenirsin.

Ağlıyorken, gözlerinden çocukluğun kristal kristal dökülüyorken, ağlarken nefesini tutmaman gerektiğini çünkü böylece başının ağrıyacağını, ağladıktan sonra oluşan yüz şişliğine patatesin iyi geldiğini, göz kızarıklığına gözleri soğuk suyla yıkamanın iyi geldiğini, velhasıl ağladığını nasıl gizleyeceğini ve gizlemen gerektiğini öğrendiğinde;
Sana asla “geçti” denmeyeceğini “ağlama” denmeyeceğini bilirsin.

Bir insana bütünüyle güvenip “ya bana güvenmiyor musun” demesine inanıp belgesiz borç verdiğinde ve sonra o insan sana “yoo sen bana para mı verdin?” dediğine,
Asla kimsenin sözüne güvenmemen gerektiğini öğrenirsin.

Ve mesela, sürpriz bir kahvaltı hazırlayıp çay demlemişken, masanda şiir kitabın ve hürriyetin varken; karşındaki insan o anın tadını çıkarmak yerine günün dedikodusunu yapınca;
Tek başına kahvaltı yapmayı öğrenirsin.

Mesai bitimi eve gittiğinde ayakkabını çıkardığında topuklarının su topladığını gördüğünde, çalışmaktan takadin kalmadığını fark ettiğinde, bütün bu yorgunluğunla kazandığın parayla aldığın makarnayla yaptığın yemeği yerken;
Kendi emeğinle, alın terinle kazandığının ne kadar tatlı olduğunu öğrenirsin.

Sen annene “ben varım” dediğine annen sana “sana güvenmiyorum” derken, ona olan sevgini hissetmezken, babanla konuşamıyorken;
Kendi kanından olana mülteci olduğunu öğrenirsin.

Bir sabah öğrenci evinde bira şişeleri içinde uyanmak yerine, sabah alarmını 6:45’e kurup, 7:00’da kahvaltı yapıp evden çıkmış olup, tam 7:15’te, aslında 7:30’da gelecek olan servisin durağında hazır vaziyette bulduğunda kendini;
Artık sorumluluklarının bilincinde olduğunu anlarsın.

Mesela kendi öz babanı toprağa verirken, annen, kardeşlerin daha fazla perişan olmasın diye ağlamamaya çalışıp güçlü durduğunda, bütün naif yönlerini kendi ellerinle boğduğunda, içindeki çığlıkları susturup o tabutu omuzuna aldığında, kendi acın dinmezken başkasının sırtına dokunup “geçti, ağlama artık” dediğinde;
Güçlü olmayı öğrenirsin.

Bir gün kendi omzunda kızının pembe okul çantası olduğunu fark ettiğinde, bundan utanmadığında, senin saatlerce insanların nefes kokusunu çekerek kazandığın parayı onun için binlerce liralık telefona, süslü elbiselere, oyuncaklara, bilgisayarla yatırırken zerre tereddüt etmediğinde, “kızın için kalbini ver” deseler masaya yatıp kendi göğsünü kendin yarabilecek gücü hissettiğinde, o içeride odasında usul usul ağlarken yediğin yemek boğazına dizildiğinde;
Baba olmayı öğrenirsin.

Sonunda kendi yazdığın şiirleri yakarsın, kendi öykülerini yırtarsın. Senin yüce tutkuların vardır, davan vardır ama onların gözünde yalnızca erkeksindir. Sen özgürlüğünü sunarsın, sen varoluşunu sunarsın, mesela en değerli varlığın olan kelimelerini sunarsın. Oysa onlar bir ayçiçeği çekirdeği gibi çitlenip atılır ve yeni bir adam, yeni varoluşlar yeni özgürlükler ile senin yerini alır tereddütsüz… Evlenme teklifi yaparken kalbinin yerinden çıkacağını hissettiğin karın, şimdi ikinci evliliğini yapmıştır mesela.
Tek erkek olmadığını, en iyisi olmadığını öğrenirsin.

Carpe-Mortem
Ankara

Sarhoşlar Yalnızlar ve Duvarlar

Bu öykü 5 Nisan 2012 tarihinde Söykü Dergisi’nde yayınlandı. Dergiye erişilemediği için burada paylaştım. Uzunluğunu umursamayıp okuyana, okuyup da eleştirene, eleştirip de bana yollayana teşekkür ederim.

image

                 Akşam saatlerine doğru, Flora Kafe Bar’da toplanan bir grup insan. Barda birkaç kişi, birkaçı koltuklarda oturuyor.
                Chill out tarzı parçalar çalıyor. Aralara birkaç tane Selda Bağcan, birkaç Ahmet Kaya veya Zülfü Livaneli de giriyor. Ama dikkat edilecek kadar fazla değil.

                Kafenin sahibi yakışıklı patron da kafede, köşede sessizce içkisini yudumluyor.

                Kapı açılıyor, içeri kahkahalar atarak bir çift geliyor, aşık kız ve aşık erkek bir koltuğa oturuyorlar. Yanlarında, sevgililerin yanındaki üçüncü kişi var. Yüzünde bir gölge getiriyor içeri. Onları gören herhangi birisi bile üçüncü kişinin moralinin bozuk olduğunu, âşık kız ve âşık erkeğin onu neşelendirmek için buraya getirdiğini rahatlıkla anlayabilir.

                Kapı açılıyor, içeri kâğıt adamı geliyor. Hayatı boyunca belgelerle uğraşmış bir adam bu. Öyle ki parmak uçları daha beyaz ellerinden, kâğıda sürtünmekten dolayı. Görünüşüne bakılırsa, bir özel sektör adamı. Güzel bir parfüm kokusu Flora Kafe’ye yayılıyor. Demek ki kendine de bakan biri. Ama buraya yalnız gelmiş. Muhtemelen iş çıkışı, eve gidecek gücü kendinde bulamamış ve bir iki kadeh bir şeyler içmek istiyor.

                Kapı yeniden açılıyor. İçeri yaşlı adam ve sürekli şikâyet eden yaşlı kadın giriyorlar. Kadın içeri girerken de adamın kolunu sıkıyor ve ona adeta “buraya niye geldik” der gibi bakıyor.

                Buraya neden geldiler? Dışarıda çok yoğun bir yağmur var. Bu yüzden sokaktan geçen pek çok insan buraya geldi, dahası da gelecek.
                İçeri son girenler de kendilerine boş yer buldular ve oturdular.

                Kafenin kırmızı ışıkları duvarlarda biraz ürpertici, belli belirsiz gölgeler yaratmaya devam ediyorlar.  İçeride nargile, kahve, parfüm ve yağmur kokusu var.

                İçeri, turuncu saçlı genç kız giriyor. Lanet ediyor çünkü şemsiyesini almamış yanına çıkarken ve epeyce de ıslanmış. Lanet ediyor çünkü yalnız o da.
                Hemen cam kenarında bir koltuk var, aslında karşılıklı iki koltuktan birisi ama diğerini muhtemelen eksik gelen bir masa konukları almış. Bu nedenle tek kalmış bir koltuk, kızın kendi kaderi de böyle bir teklik içinde, kaderinden dolayı seçmiyor olsa da gidip ona oturuyor.

                Çok bilen adam ve her şeye hâkim adam içeri giriyor. orta yaşlarında ikisi. Saçları, sakalları belli belirsiz aklaşmış. Ama bakışları çelik gibi sert ve kelimelerin üzerine çekiçle vururcasına konuşuyorlar yani ses tonları da sert.

                Kafenin sahibi yakışıklı patron memnun, bugün hiç olmadığı kadar müşterisi var. İnsanlar da memnunlar zira ıslanmıyorlar. Müzik de memnun, kulakların arasında dans ediyor bir semazen misali. Ve müzik, yumuşak ayaklarla basıyor insanların tahayyülerine -dans ederken. Renkler de memnunlar zira o ihtişamlarının alıcısı var.

                Yağmur, giderek şiddetleniyor. kafedeki insanlar, yağmurun sesini kendi sesleriyle bastırmak istercesine daha fazla gürültü çıkarıyorlar.

                Derken, elektrikler kesiliyor. kafedeki her şey kararıyor. İnsanlar, insanların yüzleri, müzik kararıyor. Bir “aaaaa” sesi kafeyi dolduruyor. Önce kısa bir bekleyiş, ardından çözüm önerileri… En sonunda çalışanlar tüm masalara birer mum koyuyorlar da kalabalık biraz rahatlıyor. Bekleyiş… Bekleyiş…

                Dışarıdaki hayata dair bağlantıları giderek azalıyor. Tedirgin bir kız, telefonda konuşurken birden bağırıyor: “Ne! Sel mi! Olamaz, ben dışarıdayım… Ne yapacağım şimdi!”

“Sel mi” kelimeleri masaların arasından fısıltı ile akıyor.
                İnsanlar oturuşlarını düzeltiyor, küçük öksürük sesleriyle adeta “duydum, endişen bana da geçti” şeklinde yanıtlıyorlar. Anlayacak zor bir şey yok, sabahtan beri kıskanç bir kadın gibi yağan yağmur, şimdi aldatıldığını düşünen bir kadın kadar öfkeli ve ya şehri boğacak ya da kendini. İnsanları korkutan şey, sele muhtemelen selin hiç yükselmeyeceği katlardan birinde, ellerinde çayları ve gazeteleriyle beraber tv izlerken yakalanmak yerine seli bizzat zemin seviyesinde bir kafede yaşamak.

Kafenin sahibi yakışıklı patron, “arkadaşlar endişe edecek bir şey yok, bizim bulunduğumuz yer mahalleye göre daha yüksek, o nedenle sel buraya girmez” diyor ama o daha sözlerini bitirmeden önce, çamurlu sular kapının altından içeri davetsiz bir misafir olarak giriyorlar.

                Sular içeridekilerin çığlıklarına aldırmadan bar masasına gidiyorlar ama içki ısmarlamıyorlar. Ahşap zemin üzerinde hızlı adımlarla tüm masaların, tüm koltukların altlarına bakıyorlar ve köşelere getirdikleri köpükleri biriktirip yığılmaya devam ediyorlar.

                Kafedeki herkes ayaklarını kaldırıp koltuklara, masalara, sandalye altlarına koyuyor ama sel hızla doluyor içeri ve birkaç santim olan yükseklik daha bir dakika bile olmadan bir karışa ulaşıyor.

                 Kafenin sahibi yakışıklı patron, artık müdahale zamanının geldiğini anlıyor ve içeridekilere sesleniyor: “Arkadaşlar bu böyle olmayacak, yukarıda bizim boş bir odamız var, hepimiz sel bitene kadar oraya çıkalım ve orada bekleyelim. İnsanlar çantalarını, giysilerini ve endişelerini alıp merdivenlere koşuyorlar ve patron tarif etmeden yukarıdaki odayı bir şekilde bulup odaya doluşuyorlar.

                 En son kafe çalışanları geliyor. Kapı kapanıyor.
Bir kafeye toplanmış bütün bu insanların, belki de hayatlarının en unutulmaz saatleri bu şekilde başlıyor.

                Bu oda, ortada uzun bir masadan ve etrafına dizilmiş onlarca sandalyeden oluşuyor. Odada başka bir şey yok, gerçek manada yok. Muhtemelen daha önce toplantı amacıyla ya da benzer bir amaçla kullanılmış sonra da kafedeki çalışanların kafa dinledikleri, muhabbet ettikleri veya başka şeyler yaptıkları bir yedek odaya dönüşmüş.

                Herkes masanın etrafındaki sandalyelere oturuyor. Neyse ki herkese yetecek kadar sandalye var.
Sessizlik.
Birbirini hiç tanımayan onlarca insanın yarattığı o mavi sessizlik.


                                                                                Şimşek çakıyor.


                Odanın duvarında, oturan insanların gölgesi birden beliriyor,
                                        herkesin fotoğrafını çekiyor adeta şimşek.
                     Öyle ki, ışığın bile gölgesi beliriyor duvarda.
                                  Ardından gök gürültüsü sesi geliyor.
                                         Uzak, ama ürpertecek kadar da yakın.
                                                   İnsanların tüyleri ürperiyor… Dışarıdan çığlık sesleri geliyor. Kimse pencereden bakmıyor, kimsenin pencereden bakacak cesareti yok.
                Çığlık seslerini bastırmak için, birisi konuşmak zorunda. Bu görev yapan kişi tahmin edebileceği gibi:

Sürekli şikayet eden yaşlı kadın: “bu nasıl bir yağmurdur yahu! İsrafil bizi öldürmeyi kafasına koymuş”.
Yaşlı adam: “onun suçu yok, suç bu şehrin kanalizasyon sisteminde”.

                Konuşma nihayet başladı. Herkes sandalyelerine daha rahat oturdu. Kimisi montunu çıkardı, çünkü konuşma var. Birisi çantasından ayna çıkarıp yüzüne baktı, rahat çünkü ses var, konuşma var.
İnsan sesleri odanın içini ısıttı.

Sürekli şikayet eden yaşlı kadın: “doğru, kanalizasyon sisteminde, hatta kanalizasyon sistemi diye bir şey yok bu şehirde. Sorun bu şehrin kendisinde. Sorun bu şehrin yönetiminde…”
Yaşlı adam: “yıllardır bu kanalizasyonlar sökülüp yeniden takılıyor, sokaklar sürekli şantiye. Bak yine işe yaramamış, dışarıyı sel götürüyor. Kanalizasyon boruları kurudur kesin.”
Sürekli şikayet eden yaşlı kadın: (kikirdeyerek) “Kesin öyledir”.

                Bu konu da tükendi. Daha fazla sürdürülemez ki, kimi suçlayacaklar başka? Başbakanı mı?
Yaşlı adam: “Başbakan sürekli televizyonda duble yollardan şundan bundan bahsediyor. Kilometrelerce yol yaptılar ama şu İstanbul’a adam gibi bir kanal yapmadılar.”
Âşık erkek: “Kanalistanbul diye bir şey yapıyorlarmış…”

                  Gözler bir anda bu cesur çocuğa çevrildi. Sessizliği dağıtmak için bir adım da o atmıştı.

Yaşlı adam: “Onlar hikâye evladım, yıllarca böyle hayallerle vaatlerle kandırdılar bu ülkenin insanlarını…”
Kağıt adamı: (kendisinden beklenen kararlı ve katılıkla) “İnşaatlar başlamış, gördüm ben”.
diyerek konuyu birden tıkadı. Birden bakışlar öfkeli bir şekilde onun üzerine toplandı. İyi kötü odanın içinde insan sesi vardı ve o konuyu birden kapattı. Şimdi ne olacak?
                Şimdi kim konuşacak? Ne diyecek? Birbirini hiç tanımayan bu insanların konuşacak şeyleri neler?

Zaman ilerliyor… Zaman ilerledikçe çalan telefon sayısı azalıyor. Kimisi, ne olur ne olmaz diye şarjının bitmemesi için telefonunu kapatıyor. Kimisi polise, itfaiyeye veya aklına gelen türlü türlü kuruma durum soruyor.

Derken, bir kişinin telefonda konuşmasına herkes kulak veriyor: pişman çocuk.
Çünkü çocuk bağırıyor:
            “Aşkım!
                                                         Bak dinle,
                         ben seninle buluşmak için daha ne kadar uğraşacağım!
Bak
                                           sırf seninle buluşma çabam yüzünden berbat bir kafede tanımadığım onlarca adamla mahsur kaldım! Biliyorum, biliyorum ya tamam sen de olsan sen de mahsur kalırdın biliyorum. Hayır keşke sen de mahsur kalsaydın diye düşünmüyorum! Hayır! Hayır aşkım! Ya bir saniye dinler misin? Aşkım sen eğer benimle buluşmak… Aşkım bir saniye dinle lafımı bitirmedim, sen eğer benimle buluşmak için yeterince azim gösterseydin ben de böyle sürekli senin… Of tamam haklısın. Tamam sonra konuşuruz hadi…” diyor ve telefonu kapatıyor.
Sonra pişman çocuk, insanların onu dinlediğini fark ediyor. İnsanlar ise onu dinlememiş gibi olmamak için birden konuşmaya başlıyorlar:

Yaşlı adam: “sizin iş neydi?” diyor kâğıt adam’a dönerek:
Kâğıt adamı: “Bir şirkette muha…”

———————————-    
                              Sesi gök gürültüsü ile kesiliyor.

———————————-
                          Ya da bir şeyler söylüyor ama insanlar duymuyor. Ağzı açılıp kapanıyor yavaş çekimde gibi.
               Odanın içinde yine herkesin tüyleri ürperiyor.
                Pişman çocuk, masaya geliyor ve sandalyesine oturuyor. Aslında herkesin yüzü başka yere dönük ama hepsi de ona bakıyor, gözlerini kullanmadan.
Hepsinin düşüncesinde bir gizem var. Bu çocuğun buraya neden geldiğine dair…
Çocuk birden ağlamaya başlıyor, bu gizemi ve gerginliği daha fazla artırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Artık dayanamayan “her şeye şikayet eden yaşlı kadın” belki de annelik içgüdüsüyle çocuğa yaklaşıp: “Ne oldu evladım?” diyor. Aslında evladım sözünü hiç sevmese de, burada annelik duygusunu ve güveni çocuğa en fazla böyle yansıtabilirdi, o da biliyor.
                Çocuk zaten kendisini dinleyecek birine muhtaç, dökülüveriyor kelimeler dudaklarından:
Pişman çocuk: “Ben aslında bugün sevgilimle kavgalıydım. Sabahtan beri evinin etrafında dolaşıp duruyorum, belki onunla karşılaşırım diye. Derken yağmur bastırdı, buraya geldim. O da kızıyor, evinde adam gibi otursaydın mahsur kalmazdın, diyor.”

Her şeye şikayet eden yaşlı kadın:”e haklı ama evladım, niye oturmadın evinde?”

Pişman çocuk: “haklı, tamam ama onun ‘ben haklıydım’ derken yaşadığı tatmine öfkeliyim. O benim mahsur kalmama adeta seviniyor,  zira içten içe ‘bak, sözümü dinlemedin ve şimdi çek nihahaha’ diyor.”

Çok bilen adam: ”bunu sen düşünüyor olmayasın?”

Pişman çocuk: ”Anlamadım beyefendi”.

Çok bilen adam: ”Sen aslında, ona karşı duyduğun özgüvensizlikten ötürü onu bir nevi annen gibi gördüğün için onun sözünü dinlememiş olmanın vicdan azabını yaşıyorsun. İçten içe ‘keşke onun sözünü dinleseydim aklıma sıçayım’ diyorsun. Kızın bir suçu yok delikanlı…” adam belki de daha devam edecekti ama çocuk zaten öfkeli bir anına denk geldiği için birden sıçradı ve adamın yakasına yapıştı. Diğer elemanlar zar zor ayırdılar. Çocuk neye öfkelendiğini bile söylemedi ama küçük topluluğun ilk gerginliği çıkmıştı.

İçeride, mahkeme havasına benzer bir hava oluştu. Çocuk suçlu muydu? Değil miydi?
Masanın etrafında oturan 13 kişinin 12′si aynı şeyleri düşünüyordu hemen hemen.

Çok bilen adam: “siz söyleyin arkadaşlar, haksız mıyım? Bence suçlu hissediyor kendisini, ve hatta suçlu da”. Değil mi?
Turuncu saçlı genç kız, gerginliği dağıtmak amacıyla işi biraz şakaya vuruyor ve: “bence bir oylama yapalım, nasıl olur?” diyor hafifçe gülümseyerek. Ama insanlar bunu ciddiye alıyor:

Her şeye hakim adam: “evet birazdan oylamaya başlıyoruz, herkes sırayla fikrini söylüyor.” İnsanlar şaşkın, ama bir o kadar da sıkılmış. Bu nedenle bu fikir onlara mahsur kalmanın sıkıcılığından bir çıkış gibi görünüyor:

Kafenin sahibi yakışıklı patron: “suçlu”.
Âşık kız: “suçlu”.
Âşık erkek: “suçlu”.
Sevgililerin yanındaki üçüncü kişi: “suçlu”.
Kâğıt adamı: “suçlu”.
Yaşlı adam: “suçlu”.
Sürekli şikâyet eden yaşlı kadın: “suçlu”.
Turuncu saçlı genç kız: “suçlu”.
Çok bilen adam: “suçlu”.
Her şeye hâkim adam: “suçlu”.
Tedirgin bir kız: “suçlu”.
Kim olduğu belirsiz yabancı: “suçlu değil”.
Kâğıt adamı: “sen de nereden çıktın lan?”
Kim olduğu belirsiz yabancı: “Arkadaşlar, burada haksız bir yargılama söz konusu…”
Her şeye hâkim adam: “Aramızdan bir kişi bile suçsuz derse maalesef karar veremiyoruz. Ya herkes suçlu demeli ya herkes suçsuz demeli.”.
Pişman çocuk: “Ne yaptım da 12 manyak adam ile bir odada mahsur kaldım ben ya! Resmen manyaksınız siz!”

Çok bilen adam: “Bu agresif tavırların her şeyi açıklıyor… Sen kız arkadaşının üzerinde otorite kurmaya çalışıyorsun!”
 Pişman çocuk: “Yahu sizin içkinize kesin bir şey karıştırmışlar. Damardan vermişler ya da.”

Kapı açılıyor ve içeri çalışanlar giriyor, ellerinde kasa kasa içki var. Masanın üzerine koyuyorlar ve herkese içkileri dağıtıyorlar.
İnsanlar gevşiyor giderek, kim ne içiyor tutulmuyor listesi bile, patron belli ki cömert gününde.

Âşık erkek: (kafenin sahibi yakışıklı patron’a dönerek) “bu iyiliğini unutmayacağım, masraflarını karşılarız ileride.”
Kafenin sahibi yakışıklı patron: “Masraflarımız mı?” deyip gülüyor. “Sanırım bu güzel bir dostluğun başlangıcı olacak…”

                İçkiler selden daha hızlı akıyor. Ve kahkahalarla boğulmaya çalışılıyor mahsurluğun ve ebedi yalnızlığın hüznü.

Çok bilen adam: “bizler de bedenimizde, tıpkı böyle mahsuruz…”
Tedirgin bir kız: “ve tıpkı böyle yalnız…”

                Çalışanlar yeniden aşağı kata iniyorlar, belli ki selden hasar görmemesi için eşyaları kurtarmaya çalışıyorlar.
                13 hayalet odanın içinde oturuyor. Ve acıkıyorlar.

Kafenin sahibi yakışıklı patron, çalışanlardan birine dolapta yiyecek varsa getirmesini söylüyor.
Hepsi masanın bir tarafına diziliyor. Ortada çok bilen adam var. Pek yiyecek yok masada, ekmek ve şarap ağırlıklı. Çok bilen adam, ekmeği şaraba banıp kaldırıyor ve “etim ve kanım gibi…” diyor. Gülüşüyorlar.
“Dua edelim ki bu son akşam yemeğimiz olmasın…”

Yemekten sonra, alkolün de etkisiyle kahkahalar daha da artıyor. Gök gürültüsü bile insanları güldürmeye yetiyor.
Pişman çocuk ise tersine, alkolün etkisiyle daha da kızgın ve öfkeli. Ama telefonunun biten şarjı onu çılgınlıklardan uzak tutuyor.
İnsanlar şimdilik pişman çocuğu unutmuş.

Muhabbet ağırlıklı olarak çok bilen adam etrafında devam ediyor:

Çok bilen adam: “İşte ruh olayı buradan çıktı.”
Tedirgin kız: “E ben duyamadım ne dedi tam olarak?”
Sevgililerin yanındaki üçüncü kişi: “Aristo’dan çıkmış.”
Tedirgin kız: “Ruh mu çıkmış?”
Çok bilen adam: “Arkadaşlar kulaktan kulağa oynamayın, ben yeniden anlatırım gerekirse, neyi anlamadınız?”
Tedirgin kız: “Aristo’nun ruhu mu çıkmış?”
Çok bilen adam: “Bu ne diyor ya?”
Yaşlı adam: “Sus evladım ciddi bir şey konuşuyoruz. (Çok bilen adam’a dönerek) bak evladım, madem öyle okuma yazma bilmeyen bir insanın kâinata dair bu kadar şey bilmesine anlam verebiliyor musun? Vahiy gerçeği var…”
Turuncu saçlı genç kız: “Hahaha”
Yaşlı adam: (bozulur) “Sen neye güldün kızım?”
Turuncu saçlı genç kız: “Vahiy gerçeği dedin ya amca, ona güldüm. Çok bilen adam’ın söylediğini haklı çıkardın.”
Tedirgin kız: “Ay ne demişti ki? Biri anlatsın bana”
Çok bilen adam: “Birisi bir realite tasarlamış ve milyonlarca insan da bunu doğru kabul edip inanmış”.
Yaşlı adam: “Ya ben size desem ki, mesela milyonlarca yıl yaşamış bir insan olsam ve mesela ölümsüz olsam ne düşünürdünüz?”
Kâğıt adamı: “Seni sirkte sergilerdim”.
Yaşlı adam: “Yapma ya…”
Çok bilen adam: “Gözümle görmeden inanmam.”
Turuncu saçlı kız: “Başka nerenle görebilirsin ki zaten?”
Âşık erkek: (elini kaldırıyor) “Çak çak çak! ahahah”.
Âşık kız: “Noluyo ya? Laf mı soktu şimdi? Ciddi bir şey konuşulurken sırıtan insanları hiç sevmem”.
Sevgililerin yanındaki üçüncü kişi: “Ben de.”
Yaşlı adam: “Ben de.”
Tedirgin kız: “Ay ben de.”
Her şeye hakim adam: “Ben de belediyenin bana verdiği yetkiye dayanarak, kendimi karı koca ilan ediyorum…”

Çok bilen adam: (kağıt adamı’na dönerek) “Ağzınla içmeyi bileceksin aga…”

                Ortamın sıcaklığı herkesi gevşetmişti, şişeler birbiri ardına dolup boşalıyor, gölgeler duvarlarda daha yavaş hareket ediyordu. Akülü ışıkların şarjının bitme ihtimaline karşın çalışanlar odaya yüzlerce mum getirmişlerdi ama bazı kişiler sabırsızlık yapıp mumların birkaçını şimdiden yakmıştı. Bu da o yavaş gölgelerin biraz da titrek olmasına neden oluyordu. İnsanlar ne hakkında konuştuklarını dahi tam bilmiyor, temel mantık kurallarının dışına çıkıyorlardı yavaş yavaş:

Kim olduğu belirsiz yabancı: “Ondan sonra dedim ki, sen kimsin olm!”
Yaşlı adam: “Ee ne dedi?”
Kim olduğu belirsiz yabancı: “Esas sen kimsin, dedi”.
Yaşlı adam: “Sen ne dedin peki?”
Kim olduğu belirsiz yabancı: “Ben de sen kimsin dedim… Ne kavgaya başlayabildik, ne de adam gibi tanışabildik. Bu saatlerce sürdü.”
Yaşlı adam: “Şimdiki nesil çok bozmuş evladım. Bizim zamanımızda böyle şeyler olmazdı. Sen kimsin diyeni çeker vururduk, ondan sonra sen kimsin derdik. Behey eski günler…”
Tedirgin kız: “İçinde kalmış belli ki…”
Yaşlı adam: “İçimde kaldı tabi. Ağzımın tadıyla birini vurduğumda sağ sol olayları vardı…”

Siyaset kokusu alan insanlar birden muhabbetlerini kesip yaşlı adama kulak verdiler.

Tedirgin kız: “Sağcı mıydın solcu mu?”
Yaşlı adam: “Yok ben babaydım.”
Tedirgin kız: “Ahaha nasıl yani?”
Yaşlı adam: “Eşşoğlu eşşeğin biri bir gün bizim pencereye tırmanıyordu, ben de çektim tüfeği vurdum.”
Tedirgin kız: “Sağcı mıydı solcu muydu?”
Yaşlı adam: “Âşıktı.”
Yaşlı adam: “Kızıma âşıktı.” sürdürdü: “Sağcı mıydı solcu muydu bilemem tabi, hiçbir zaman da bilemeyeceğim.”.

                                                 Hüzün.

Yaşlı adam: “Kızımın baba sevgisiyle beraber öldü”. Yıllardan 87 idi. Netaş grevinin bitmesinden 1 gün sonraydı dün gibi hatırlarım… Gerçi dünü hatırlamıyorum, o ayrı.”

Gülüştüler.

Daha fazla içki, daha fazla sarhoşluk. İçerideki gölgeler sanki giderek artıyor gibiydi. Artan mum sayısındandı belki, belki de alkol yalnızlığı unutturduğu için.

Çok bilen adam:her şeye hâkim adam, lütfen siz bir kenarda dinlenin. Hiç iyi görünmüyorsunuz.”
Her şeye hakim adam: “Beyefendi, şurada önemli bir konser yönetiyorum. Lütfen işime mani olmayın.”

                                 Elini kaldırdı,
                        Scheherazade çalmaya başladı Rimsky Korsakov’dan,
           dördüncü bölümü çalıyorum, Kalender Prens.
    Herkes bir enstrüman çalıyordur odada:
                 

                  Her şeye hakim adam anlatmaya başlar:
“Kalender bir prens varmış, Malta Şahini adında bir heykelciği koruması gerekiyormuş. O heykel çok değerliymiş, içinde Rosebud varmış çünkü. Bunu iki adam siyah bir çantanın içinde getirmişler. Hatta bir kafede otururken bunlar, çantayı acemi iki hırsız çalmaya kalkmış. Soysuzlar çetesiymiş bunlar, daha sonra ölüm gezegeninde hapis yatarken iri yarı bir zenci kurtarmış onları. Zenci böyle adamın taşaklarından sıkınca ağzından kelebek çıkarıyormuş. Sonra o zenci elektrikli sandalyede can vermiş. O can verirken tüm lambalar yanmış ve sönmüş, Paris’in tüm altın renkli kubbeleri yanmış ve sönmüş saman sarısı saçları olan bir kadını ararken; bir tren vagonunun üst ranzasındaki yatakta. Alt ranzada yatan kimse yokmuş ve insan, ölüm ile yaşam arasında bir yolmuş. Maymun ile üstinsan arasında gerilmiş bir ipmiş…”

Kâğıt adamı: “Böyle buyurdu bir puşt.”
                Birden odanın içinde ışıltılarla beliren bir kadın;
dans eden kadın: “Yaşamak, kosmosta dans etmektir…” diyerek dans etmeye başladı odanın içinde.
                   Adeta, s a m a n y o l u       kadar ihtişamlıydı.
O, kendi etrafında dönerken kollarından yıldızlar savruluyordu.

Yalnızlığın hüznü: ”İstenmediğimin farkındayım. Ama gidecek yerim yok”.
Umutsuzluk: “Ölmek istemek, ölememek”.
Kutup yıldızı: “Siz yalnızlığı bana sorun!”.
Dans eden kadın: “Ölümü de bir dans gibi yaşamalı”.
Netzsche: “Öümümüzü, henüz o en güzel bayramımızı kutlamayı bilemedik”…
Dans eden kadın: Ölümde bile bir ahenk olmalı, ölümle bile dans etmeli.
        En güzel bayram ile dans eden kadın, dans etmeye başlarlar odanın içinde.
            En güzel bayram, dışarı çıkar sonra, birilerinin en güzel bayramı olmak için.

Yaşlı adam: “Mevlevilerin semaları ile Samanyolu arasında ne kadar benzerlik var değil mi?”
Tedirgin kız: “Her şey korkunç bir kaos içinde dönüyor. Ve evrenin tek düzeni bu savrulma.”
Yaşlı adam: “Bir Mevlevi, savrulmayı da temaşa ediyor.”
Her şeye hâkim adam: “Gagarin yoldaş da en büyük meydanı dolaşıp durdu…”
                       “ Mevlevi gibi…”

Kâğıt adamı: “Ne olursa olsun, hepimiz bu savrulmanın eseriyiz”.

Dans eden kadın odanın içinde dans ediyordu etmesine ama masanın içinden geçiyordu insanların da içinden geçiyordu gerçekti ama kütlesi yoktu. Kokusu vardı ama hafif menekşe kokuyordu. Bir de kokusunu taşıyan rüzgârı vardı dans eden kadının. Yaşlı adamın saçları arasında dolaştı rüzgârı, menekşe kokusunu odanın tüm köşelerine yaydı. Ve sonra pencereye doğru giderken yok oldu.

Dans eden kadını kimse görmemişti, aslında belki de hepsi görmüştü ama kimse gördüğüne inanmamıştı.
Masada içkiler dolanıyor yine. Görünmez eller dolduruyor bardakları sanki…

Turuncu saçlı kız pencereye doğru ilerliyor, pencerede duruyor ve dışarı bakıyor.
Her şeye hâkim adam arkasından gelmiş, diyor ki: “Biliyor musun? Senin yerinde olsam o çocuklara birer içki verirdim” diyor pişman çocuk’u ve yanında oturan sevgililerin yanındaki üçüncü kişi ile kim olduğu belirsiz yabancı’yı göstererek.
                        Kız ürperiyor, ama dinlemeye devam ediyor.
Her şeye hâkim adam: “Senin gibi bir kadını görmenin, bir erkeği ne kadar mutlu edeceğini hayal edemezsin. Sadece ona bakmak… Ve eğer onlardan biri sarhoşluğun etkisiyle seni rahatsız etmeye kalkarsa…”
                      Kız adama dönüp bakıyor:
Her şeye hâkim adam: “Sadece olmamış gibi davran…”
Kız gülümsüyor, bir içki alıp o hüzünlü grubun yanına gidiyor.
Her şeye hâkim adam: “Biraz gülümsemeyi hak ettiler”.

                Odanın içinde tüm gölgeler dans ediyor. Tüm insanların üzerinde bir uyku var ama gölgelerin uykusu gelmemiş hala.
                Mumlar azalıyorlar. Saat belki akşamın sekizi, dokuzu ya da onu. Ama henüz elektrikler gelmemiş ve henüz aşağı kata inilmeyecek kadar sel var.

Çok bilen adam’ın gözleri yavaş yavaş kapanıyor.
Odanın içinde yürüyen, konuşan insanları görüyor.
Hepsinin ayrı dertleri var, hepsini düşünüyor ve düşünürken yaşıyor:

                Kafenin sahibi yakışıklı patron: Yalnız, bu kafeyi kendi arkadaşlarıyla kurmuş ama arkadaşları onu yarı yolda bırakmış. Çok büyük bir iş hedefi varken, her yere şube açmanın hayalini kurarken kendini bir uzun rutinin içinde bulmuş.

                Âşık kız: Küçük bir dünyası varken, şimdi varı yoğu âşık erkek olmuş. Onunla yatıyor, onunla kalkıyor, onunla ilgili hayaller kuruyor. Bir bardak alırken dahi onun beğenip beğenmeyeceğini düşünüyor. Aslında içten içe, ona karşı ölçemediği kıskançlıkları var. Düşünmek istemediği ama aklına gelip duran ihtimaller, korkular. Kendisi de biliyor tüm korkuların, ihtimallerin yersiz olduğunu. Erkeğin gözünden okunuyor çünkü aşkının sonsuzluğu. Ama âşık kız, erkeği kaybetmekten korkuyor. Erkek onun elini bıraksa düşecek sanki kız.
                         Elini bıraksa gökyüzünden yıldızlar da
                                                                              düşecek.

                 Aşık erkek: Romantik görünüyor ama o kadar değil, kızı çok seviyor ama büyük endişeleri içinde bir liman olarak ihtiyacı var ona en çok. İşsizlik, mezun olamama, ailesini mutlu edememe korkuları…

                Sevgililerin yanındaki üçüncü kişi: Çocukluğundan beri hep üçüncü kişiydi. Ailenin üçüncü çocuğu, ilkokul 5. sınıftaki genel kültür yarışmasının üçüncüsü, lise başarı ortalamasında lise üçüncüsü… Çiftteki iki kişinin ikisinin de dostu. Ama ikisine de belli bir mesafeden fazla yaklaşamıyor. Onun en büyük gerginliği, bu sevgililerin kavga ettiği zamanlar. O zaman ikisinin de düşmanı oluyor çünkü.

                Kâğıt adamı: Girişkenliğinin, aksiliğinin, sıra dışılığının, yaratıcı zekâsının, yüksek iş veriminin, titiz giyiminin ardında yorgunluk var. Sahilde, dalgaların sürekli vurduğu bir kaya kadar yorgun. Ama şimdi gülümsüyor ve kendini hırçınlığının arkasına gizliyor.

                Yaşlı adam: Yıllar boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tamamen yaşayamamış. Sağ sol olaylarında ne sağcı olabilmiş ne solcu. Babası “sağ sol olayına bulaşma sen bizim marangozhaneyi işlet” demiş. Diğer kardeşleri marangozhaneyi ondan almış, büyütmüş önde gelen mobilya firmalarından biri haline getirmiş, o memuriyete başlamış. Evlenmiş iyi bir eş olamamış, iyi bir baba da olamamış; kızının aşığını vurmuş. Bir ara kitap yazmaya çalışmış, iyi bir yazar olamamış. Yeniden ahşap işlerine sarmış küçük heykeller yapmış ama kolu, bacağı olan kütükler çıkmış ortaya. Kısacası her şey olmak istemiş, hiçbir şey olamamış.

                Sürekli şikâyet eden yaşlı kadın: Yaşlı adam’ın memuriyetten arkadaşı, başarısız bir evliliği var. Ancak gevezeliği ve her şeyden şikayetlenmesi nedeniyle hiç sevilmemiş. O da hiç sevememiş. Kendini de sevmemiş üstelik bu dünyaya bir şeyler katmak istemiş, çocukken hayali başarılı bir iş kadını olmakmış. Kendi başarısızlığının suçlusu toplumdur ona göre. Kadına ayrımcılık yapan toplumdur. Bunu düşünerek o, topluma ayrımcılık yapmış.

                Turuncu saçlı genç kız: Şimdi gülüyor, gülümsüyor hala genç, hala güzel. Ve en önemlisi, güzelliğinin farkında.

                Çok bilen adam: Aslında çok acı çeken adamdır. Dünya zaten korkunçtu, zaten katliamlar ve kâbuslarla doluydu. Çok bilen adam, daha fazla katliam, daha fazla korkunçluk biliyor. Yine de gülümsüyor. Bütün o kargaşada, mutlu edecek tesadüfler var. Bir denizin o huzurlu dinginliği mutlu olmaya yeter. Bu yüzden çok bilen adam, çok acı çekse de; çok mutlu aslında. Ama eğer bana bir şans daha verilseydi, her şeyi unutmayı seçerdim. Bu yüzden benim kaderim Sisphos’unki gibi… Diye düşünüyor.

                Her şeye hâkim adam: Bir kendisine hâkim değil.

                Tedirgin bir kız: Çocukken yürürken bastığı bir cam parçasının ayakkabısını delip ayağına saplanmasından beri her adım atışında kararsız ve korkulu. Yalnız değil, çok arkadaşı var. Ama karşılaştığı her zorlukta hayatı kendine ve arkadaşlarına kâbus ediyor.

                Pişman çocuk: O hep pişman olacak. Hep suçlu olacak. Hep bekleyecek gelmeyecek birilerini, hep sakinleştirecek insanları. Hep özür dileyecek. Biri ondan özür dilediğinde dahi o yeniden özür dileyecek onu “özür dilettiği” için. Biri onu kırsa, o özür dileyecek başkasını kırmanın acısını bildiği için, acı verdiğini düşünerek. Bir gün belki bir trafik kazasında ölecek ya da birbiri ardına yaktığı sigaralar öldürecek onu. Belki de, ölümden de özür dileyecek.

                Kim olduğu belirsiz yabancı: Hep çevrenizde olan, ama asla doğru yer ve doğru zamanda hayatınıza girmemiş kişidir o aslında. Tanısalar çok sevecekler. Ama her fotoğrafta ya kolu görünmüştür ya bacağı… Doğum günü kutlamalarında arkası dönük olan kişidir. Düğünde davetiye zarfının üzerinde adı yazmaz. Mahalle maçlarında defansta durur hep. Oyunlarda hep “4. kişi olsun” diyerek çağırılan kişidir.
İlk onlar unutulur. Birer kuyruklu yıldız gibi gelir geçerler gökyüzünden…

                Dans eden kadın: Odaların içinde hayaliyle görünür. Müziktir o, bazen güzel bir koku, bazen bir başarı haberidir mesela.
                Odanın içinde dans eder tüm eşyaların içinden geçer ve sadece kedi görür, bebek görür, sarhoş görür.
Ve sadece perdeyi oynatır, sadece parfümünü bırakır.
Yine de, bir hayaldir o dünyamızda dans eden.

Diye düşündü çok bilen adam.
Gözleri kapanıyordu.
Bu odada mahsur kaldığı şu saatler boyunca, hayata dair ne çok şey öğrenmişti…
Kahkahalar duyuyordu.
“Yaşamak güzel şey” derken uyuyakaldı.


Carpe-Mortem
Yozgat-2012

Ateşten Yaratılmış Kadın

Bu öykü Söykü Dergisi’nde 21 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanmıştır. Dergiye erişilemediği için burada da paylaşıyorum.

“ben sende imkansızlığı seviyorum…”

Onunla yüksek lisans yaparken tanıştım.

Bir yıl önce.

         Dersin başlamasını bekliyorduk sınıfça. Sınıf az kişiden oluşuyordu ve geneli evli, işi gücü olan insanlardı bu nedenle sınıfta hep bir resmiyet vardı. O gün hoca gecikmişti. Biz de beş on dakika daha bekleyelim olmadı odasına gider, sorarız diye düşünüyorduk ki bir kargaşa oldu.
Hoca sınıfa bir grup öğrenciyle geldi. Lisans öğrencileriydi bunlar. Hoca sınıfa girdikten sonra kürsüye çıktı ve bize kısa bir açıklama yaptı: “Arkadaşlar 3. sınıf öğrencileri de bugün dersi bizimle beraber işleyecekler…”

                Öyle ilk görüşte aşk gibi bir şey değildi. Hatta hiç fark etmedim onu desem yeridir. O gün hangi sıraya oturmuştu, yanında kim vardı ya da ne giyiyordu hiçbir fikrim yok. Ders sıkıcı geçti, teoremler konusunda epey kafa patlattık. Lisans öğrencileri bizden daha iyi çalışmışlardı belli ki derslerine. Sonunda ara verildi. Derin bir nefes aldım.

                Aradayken, yanıma bir kız yaklaştı. Böyle, hafif kahverengiye çalan saçları ve mavi gözleri vardı. Yanıma oturmak için izin istedi. Tabii sigarasızlıktan başım çatlıyor; üstelik hava soğuk olduğundan -ve biraz da üşendiğimden- çıkıp sigara içmemişim. O nedenle konuşmaya bile tenezzül etmeyip elimle işaret ettim oturabilirsin anlamında. Ama amacı elbette sadece yanıma oturmak değildi. Zaten sıraların çoğu boştu. Amacı bana teoremlerle ilgili soru sormaktı. önce sıkılarak cevap verdim sorularına. o da fark etti, apar topar kalktı gitti.

                Ders başladığında içimde bu duruma dair bir rahatsızlık vardı. İyi bir av kaçırmış avcının hissettikleri gibi. Bir sonraki arada “Bu defa ben gideyim” diye düşündüm. Ara verildiğinde yanına gittim ve sorduğu soruya dair birkaç farklı şey daha söyleyebileceğimi belirttim. İşte tanışmamız böyle sıradan ve soğuk oldu. İsmi Ebru’ydu. Birkaç saat sonra unuttum ismini. Aklımda kahverengi saçlı, mavi gözlü bir kız olarak kaldı.

Altı ay önce.

                İlk görüşmemizin üzerinden altı ay geçmişti ki kahverengi saçlı mavi gözlü kızla üniversite kantininde yeniden karşılaştım. Dönemin sonu gelmişti zaten. Muhtemelen uzun bir süre birbirimizi görme ihtimalimiz yoktur diye düşünüyordum. Kantinde tek başına oturuyordu. Bu defa gülümseyerek yaklaştım ve oturma izni istedim. O beni hemen tanıdı, apar topar ayağa kalkarak: “Aa Bilgin Bey, nasılsınız? Buyurun oturun lütfen.” dedi. Üstelik gülünç bir şekilde, kulağından kulaklığının düşmesiyle izin istediğimi duymadığını fark ettim. Böyle detaylar beni hep kahreder.

                Oturduktan sonra sessizliği bozmak adına, ne dinlediğini sordum. “Frank Sinatra” dedi “Strangers in the Night”, severim o şarkıyı, “Gözlerindeki bazı şeyler çok davetkar, gülüşündeki bazı şeyler çok heyecan verici…” dedim gülerek. O da gülümsedi. “Gecenin içinde iki yalnız insanız -ama” dedi.

“Sinatra’nın bu şarkısında hem gülümseme vardır hem hüzün, hem aşk vardır hem yabancılık…” dedim. Sohbete başladık, pek çok şey hakkında konuştuk. Ama hiçbir şey hakkında konuşmadık da denebilir. Birbirini tanımayan iki insanın “bir daha görüşemeyiz nasılsa” diyerek rahatça konuştuğu o andı bu. Sürekli konuşuyordu, ben de sıkılmadan sabırla dinliyordum. Sonunda onu dışarı çıkarma düşüncesi başımın içinde dolaşmaya başladı. Hayatım büyük bir rutin içindeydi. Tek başıma kaldığım evim adeta çöplük gibiydi. Sürekli okumaktan, ders çalışmaktan bunalmıştım. İçimde bir çılgınlık arayışı vardı ve nihayet fırsatı bulmuştum. “Bugün ders çıkışı boş musun?” dedim. O önce afalladı, onun birkaç saniyelik duraksaması beni anında pişmanlığa sürüklemişti. İçten içe “hay aklına sıçayım…” diyordum ki, “bir düşüneyim, evet evet boşum…” dedi ve rahatladım. “Flora Kafe var biliyor musun? Oraya gidip bir şeyler içelim istersen… Hem bu güzel muhabbet yarım kalmasın.” dedim ve sırıttım. Ebru yüzünde yaramaz bir gülümsemeyle kabul etti teklifimi “neden olmasın, evet biliyorum orayı, buluşuruz”…

                Dersten ben erken çıktım, fakülte önünde mi bekleyim yoksa Flora Kafe’ye mi gideyim diye yarım saat düşündüm, fakülte önünde bir gidip bir dönüyordum ki Ebru da geldi. “İstersen birlikte geçelim” dedim, arabama bindik.
                Hiç unutmam, arabada Chris Rea çalıyordu: The Road to Hell.

“Sence bu yol cehenneme mi gidiyor” dedi, ben de “güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olabilir” dedim.

              Akşam saatlerine doğruydu. Kafeye girdik ve her zaman oturduğum masama geçtik. Viski söyledim ben, o da viski istedi. Yarım saat sonra gülüyorduk sadece.
              Bir saat sonra zamanı ve mekânı büküyorduk.
Çıktık kafeden, yola düştük. Tünellerin içinden geçtik ve karanlıklar içinde ilerledik. Sokak lambalarının ışıkları yüzümüzde gezindi yol boyunca.
                İki saat falan sonra evimin kapısındaki anahtar deliğine anahtarı sokmaya çalışıyordum ki sonra fark ettim arabanın anahtarıyla deniyormuşum. Kapının önünde komşulardan utanmadan kahkahalar patlattım. Sonra kapıya omuz atıp içeri girdik ikimiz.
Gülmekten halimiz kalmamıştı ve nefesimiz ateş gibiydi.

                Dudaklarına düştüm.
                Sanki etrafımda bir fırtına dönüyormuş gibi giysilerim üzerimden sökülüyorlar ve odaya fırlıyorlardı. Aynı fırtına Ebru’nun da giysilerini yırtarcasına söküyor, odanın içine savuruyordu. Daha sonra öpüşmeyi bıraktık, nefes aldık ve Ebru beni yatağa itip göğsüme oturdu. Dakikalarca gözlerime baktı. Korkunç bir sessizlikti. İkimiz de çıplaktık, ikimiz de ateşler içindeydik ve sarhoştuk.
                Ava giderken avlandığımı hissettim.
                “Müzik yok mu!” dedi, ve bilgisayarımı aramaya başladı. “Hala daktilo mu kullanıyorsun yoksa! nerede bu?” deyip sinirli sinirli odayı karıştırdıktan sonra buldu ve:
                Chris Isaak‘ten Baby Did a Bad Bad Thing parçası çalmaya başladı odanın içinde…

               Dans ederek yatağa doğru yaklaştı. o an onun ateşten kanatları olduğuna eminim. İçimde korkuyla karışık bir heyecan vardı.
                Sanırım göründüğü kadar uysal bir kız değilmiş dedim. Gülmeye başladım. O da gülüyordu ve dans etmeye devam ediyordu… “Feel like crying! diyordu kahkahalar atarak. Kendi etrafında dönüyordu ve saçlarını geriye atıyordu. Lakin ben, saçları kızıl mı yoksa kahverengi mi diye anlamaya çalışıyordum.

                Sonra tüm vücuduyla vücudumu işgal etti. Korkunç, karanlık bir tutsaklık.
                Tenindeki pürüzlere dokundum. Sırtımda tırnaklarını hissettim. Boynunu kokladım. Dudaklarının tadını aldım. Çığlıklarını duydum. Çığlıklar attım… Sıçradım.
                Öldüm, bir tabutun içindeydim. Rahminden kurtulmaya çalıştım ve doğdum.
                Uyandığımda sırtımın inanılmaz derecede acıdığını fark ettim. Çarşaf sırtıma yapışmıştı. O da uyandı ve gülmeye başladı. “Anlaşılan sırtın kanamış ve çarşafa yapışmış tırnaklarımı sırtına geçirdiğim için” dedi. Pişman değildi, değildik.

                Sonra birkaç gün haberleşemedik. Sabah derse geç kalma korkusuyla apar topar evden çıktık sonra akşam falan da karşılaşmayınca anladık ki telefon numarasını almamak büyük bir aptallıkmış. Tabi bir sonraki karşılaşmamızda telefon numarasını istedim. Ama inanılmaz soğuktu, adeta neden karşılaştık der gibi bakıyordu. İsteksiz bir şekilde verdi numarasını ben bu isteksizliğini o an için çok dert etmedim. Akşam ders çıkışında ilk işim onu aramak oldu elbette, telefonu kapalıydı.
                Sonraki birkaç gün de aynı saatlerde aradım ve telefonu kapalıydı. Bana sık kullanmadığı bir numarasını verdiği açıktı. Kafam karışmıştı, acaba ikinci kişi miyim? Acaba o gün için pişman mı? Acaba yatakta iyi değil miydim? gibi insanca ve erkekçe sorular kafamı kurcalayıp duruyordu.

                Sonra buluştuk yine. Soğuktu, ben konuştum sürekli, o sadece içkisini içti ve akşam da gelmedi. Onun bu isteksiz, soğuk davranışları beni çıldırtıyordu. Muhteşem bir geceydi bana göre, ama o bana soğuk davrandıkça erkekliğim yaralanıyordu. Bana tapıyor olmalıydı, yatakta iyi olmalıydım. Ama o çok sıkılmış görünüyordu… Derslerime dikkatimi veremez oldum. Bir yandan yazdığım kitap yarım kaldı… Ara ara buluştuğum arkadaşlarımı artık tamamen ihmal etmeye başladım. Hatta bazen derse de gitmiyor bütün gün evde yatıyordum. Göz göre göre bana işkence ediyordu.

                Bir gün canıma tak etti ve bu durumu dile getirdim. O da yanlış anladığımı, aslında dersler veya başka şeylerle kafasının meşgul olduğunu söyledi. Zaten dönem bitmek üzereydi ve sınavlar vardı. O nedenle kendimi bunlarla uzun süre teselli ettim.

Üç ay önce.

                Tatil boyunca İstanbul’un başka köşelerindeydik. O ailesinin yanında olduğu için o kadar görüşemedik ara ara bir kafede falan buluşuyorduk ama elbette evime gelemiyordu. Tatilin bitmesini, zamanın daha hızlı geçmesini dileyerek tükettim tatili ve kendimi. Üstelik bütün tatil boyunca uyudum. Gelen telefonları açmadım, arkadaşlarımı giderek daha da uzaklaştırdım, kitabımı iyice rafa kaldırdım ve ders çalışmayı da bıraktım. Çökmüş haldeydim.
                Tatil bittikten sonra ilk buluşmamızda adeta normale dönmüş gibiydi. O konuşuyordu sürekli ama ben sadece onu yatağa atmanın yollarını düşünüyordum. “İlk buluşma, hasret gidermeliyiz, evet o da arzulamıştır beni” diyerek gaza geldim ve akşam eve gitme teklifi yaptım. Dişlerimi sıkıyordum gerginlikten, çenem ağrımıştı bu yüzden. Kabul etti, ben onun hareketlerinden istekli olup olmadığını ölçmeye çalışıyordum yol boyunca… Ölçemedim, çözemedim.

                O gece çok farklıydı. Ben E. King’in Stand By Me şarkısını dinleyerek yemek yaptık. Bir Fransız yemeğiydi ve mükemmeldi. Daha sonra Witness for Prosecution filmini izleyip Marlene Dietrich hakkında bir saat gevezelik ettik. Baskın bir kadın figürü olarak onun hep çekici geldiğini söylediğimde o inatla Marlene’in aslında ne kadar zayıf bir kadını canlandırdığını söyleyip duruyordu. Ama benim aklım fikrim yataktaydı, ancak yatağa geçtiğimizde sarıldı bana. Ürperten huzur ve teslimiyet ile. O an için, ona bedensel olarak sahip olamamanın erkekliğim üzerinde yarattığı yıkıcı etki yok olmuştu. Tersine, sevişemesek bile onun yanımdaki bu huzuru gözlerimin dolmasına neden olmuş mutluluktan sabaha kadar uyuyamamıştım. Sabah onu izledim uyurken, kulaklık takıp; Elvis Perkins‘ten While You Were Sleeping veya Dave Berry‘den Can I Get It From You gibi birkaç şarkıyı dinledim sabaha kadar onu izleyerek. Sabah ondan önce kalktım, kahvaltı hazırladım ikimize. Öğrenci usulü bir kahvaltı yapıp apar topar çıktık.

                Ebru’yu çözmek zordu. Yani o dönemde de benim için tamamen gizemdi. Kusursuz bir dengesizlik üzerine kuruluydu psikolojisi. Yani benim katı ve net yargılarım onu asla bağlamıyordu. Onun için adeta bir gerçeklik yoktu. Bir yangın gibi rüzgârın götürdüğü yere gidiyordu. Mesela birden bire ortadan kayboluyor veya telefonlarını açmaz oluyordu. Bazen bana olan özlemi gözlerinden, nefesinden hissedilebilirken bazen adeta her davranışım onu bunaltıyordu. Onun bu açmazları, bu kargaşası beni o kadar yoruyordu ki sürekli ama sürekli onu düşünmeye başlamıştım. Ne yapıyor, nerede, nasıl, kiminle konuşuyor, ne düşünüyor, ne düşünüyor, ne düşünüyor.
                Mavi gözlerine dalıp gidiyordum, o konuşurken söylediklerinden çok; söylemediklerini düşünüyordum. Bildiklerimden çok bilmediklerimi, anlattıklarından çok anlatmadıklarını… Yaşadıklarımızdan çok, yaşamadıklarımızı düşünüyordum.
                Benim düşüncemde bir kara delikti, algılarımı, yanılgılarımı, korkularımı, bildiklerimi, bilmediklerimi; kısacası her şeyimi içine çeken ve geride yalnızca mavi gözlerini bırakan bir kara delik. İlişkiyi bağımlılığa dönüştüren ve beni bu derece yıpratan şey onun soğuk olan ve çelik gibi yüzüme çarpan duygusuzluğundan başka bir şey değildi.
Onunla birlikte yürürken dahi bir asansöre kapalı kalmışım gibi boğuluyordum. Çünkü sürekli gideceğini düşünüyordum, sürekli beni terk edeceğini. Ondan önce davranıp onu terk etmeyi düşünüp çıldırmanın eşiğine geliyordum.
Bazı şeyleri hiç bilmediğim geçmişine bağlıyor, vicdanımı rahatlatmaya çalışıyordum…
Kim bilir neler yaşamıştı benden önce, kim bilir…

Bir ay önce.


                Yine birlikte kafeden dönüyorduk. Arabada sürekli tartıştık. İlk kavgamız değildi ama en şiddetlisiydi. Kafede ona sürekli bakıp duran bir adam vardı. O da fark etmişti bunu ve ara ara adamın olduğu tarafa bakıyordu. Ben bu durumu önce anlayışla karşıladım. Herkes birinin baktığını hissedince “hala bakıyor mu” diye kontrol eder. Ama sonra bu adamı tanıdığına dair bir hisse kapıldım ve sinirlenip kalkıp adamın yanına gitmeye niyetlendim. Tatsızlık çıkacağını düşünen Ebru kolumdan tuttu ve “saçmalama” deyip kendine çekti. Bu beni durduramadı, kolundan kurtulup adamın yanına gittim. Tartışmadık aksine adam çok kibar bir şekilde özür diledi ama Ebru’nun öfkesi bir türlü dinmedi. Ben onunla konuşurken o çantasını falan almış çıkmıştı bile. Apar topar peşinden çıktım, arabaya gider sandım ama sokakta tek başına gidiyordu. Peşinden gittiğimde bana sokağın ortasında “ben çocuk değilim! Ne diye beni korumaya kalkarsın!” diyerek bağırmaya başlamıştı. Ben de onu kolundan tutup biraz da ısrar ederek arabaya bindirmiştim. İşte arabada bunu tartışıyorduk. İnanılmaz öfkeliydi, sakinleşmek bilmiyordu. Odamın dağınıklığı gibi alakalı alakasız her şeye öfkeliydi ve öfkesini kusuyordu. Onun susmasını fırsat bilip radyoyu açtım. Ronnie Spector, There is an End çalıyordu, ironik geldi çalan şarkı… Dikkatimi Ebru’ya değil şarkıya verdim yol boyunca. Eve geldiğimizde eşyaları kırıp parçalamasına da ses etmedim. Yattım, uyuyakalmışım zaten. Sabah uyandığımda yoktu.

                Fakülteye gittiğimde yoktu, derse gelmemişti. Telefonu kapalıydı. Herhangi bir arkadaşının ya da ailesinden birisinin numarası yoktu bende. o nedenle çaresiz bir şekilde ondan haber bekledim.

On beş gün önce.


                Birden bire geldi, evin anahtarı vardı zaten. Ben her zamanki gibi içmiş sızmış kalmıştım. Odaya girdiği gibi ışığı açtı ve Leonard Cohen‘in The Future şarkısını açıp odanın içinde çıldırmış gibi giysilerini parçalamaya başladı. Yanında getirdiği şaraptan içiyordu bir yandan. Gömleğini yırttı. Atletini yırttı epey uğraşıp. Elini keser korkusuyla yaklaşmaya çalıştım ama yüzüme attığı tokat ile afallayıp oturdum koltuğa ve izlemeye başladım. Eteğini de çıkarıp yırttı… Çorapları zaten kaçmıştı. Yaklaştı ve kucağıma çıkıp dans etmeye devam etti. “Ebru,” “Ebru” dememe rağmen o hala şarkıyı söylüyordu, kulağıma yaklaşıp; şarkının “give me crack and anal sex” kısmını fısıldadı.


               

             Madem öyle deyip kendimi bıraktım onun çılgınlığına. Ve deliler gibi seviştik, ateşler içindeydi, bir yandan beni yumrukluyor, bir yandan beni istediğini söylüyordu. Seviştikten sonra da zaten bir şey demeden ben, çekip gitti.

                Yatakta felç olmuş halde uzanıyordum. Gülüyordum, ama bir yandan da kendimi kapana kısılmış fare gibi hissediyordum.
                Tüm yaşama enerjimi geri getirmiş ve götürmüştü…

Beş gün önce.


                Korkunç bir kaostu onunla benim yaşamım. Hiçbir şey sabit değildi, yarın sabah ne olacağını asla bilmeden uyuyordum. Ortaya çıkıyor, her şeyi altüst edip kayboluyordu. Beni aldatıyor muydu? Hayır. Onun çevresindeki her şeyi, herkesi dedektif gibi takip ediyordum zaten. Aldatacak kadar basit, sıradan bir insan değildi. Beni seviyor muydu? İşte bunu bilemiyorum. Ben onun bilinçaltıydım, ben onun kuralsızlığıydım, sorgulanmazlığıydım. Ben onun istediği kadar kaçabildiği ama asla uzaklaşmadığı çocuk parkıydım. Bulunduğum konumdan memnun değildim elbette, hayatımda ondan önce bir düzen vardı. Sıradanlık vardı, hepsinden önce huzur vardı. Asla terk edilme korkusu yaşamıyordum. Asla incitme korkusu yaşamıyordum. Şimdi eğitim hayatım, kariyerim, kitabım hepsi kaybolup gitmişti. Varım yoğum ebru olmuştu. Bu karşılıklı mıydı? Hayır. Ebru’nun benimle birlikteyken hiçbir dersinden daha düşük not aldığı olmadı mesela. Açık ve net bir şekilde iddia edebilirim ki, Ebru’nun hobisi gibiydim.

                Yine bir gün fakülte kantininde tesadüf eseri karşılaştık. Yine tek başına oturuyordu, tost yiyordu ve kulağında kulaklığı; müzik dinliyordu. Yaklaştığımı gördü, tepki vermedi. Ben de sormadan oturdum karşısına. “ne dinliyorsun” dedim, Joy Division dedi. Love Will Tear Us Apart Again

                Konuşmadık. O müzik dinlemeye devam etti. Ben de karşısında sadece oturdum, izledim. Sonra kalktı ve bana bir şey demeden dersine geçti.

Bugün.


                Birlikte olduğumuz süre boyunca aramızdaki ilişkinin ne olduğuna dair de bir şey söylemedik birbirimize. Bana sorarsan, bütün bir hayat; bir aşk hikâyesi. Ona sorarsan; adam sen de…

                Hepsinden önce, beni asla kıskanmadı. Beni asla özlemedi, beni asla endişe edip aramadı. Bir defasında ufak bir trafik kazası geçirmiştim, hala bilmez.
                Onun yanında boğuluyordum. Tavanlar alçalıyordu; boğazıma bir şey dolanıyordu adeta.

               Ama sevişmelerimiz kesinlikle paha biçilemezdi. Gündelik hayatta sıradandık. Yabancıydık. Ama yatakta, birbirimizi öldürürcesine arzuluyorduk.

                Telefonum çaldı az önce, “gecenin içinde iki yalnız insanız sonuçta…” diye bitirdi. Onu almaya gitmeliyim…
İçimde yine bir heyecan var. Çektiğim her acı buna değer, bu gizeme değer. O kadar gerginim ki, dişlerim kenetlenmiş vaziyette.
Ama bir o kadar da arzudan boğulacağım, özlemden kahroluyorum.

Bizi insan yapan şey içimizdeki bu kusursuz çelişki değil mi zaten?
Kendi içimizdeki, imkânsızlığa olan tutkumuz ile imkânlıya olan sığıntılığımız.
Eğer kolay olsaydı…
Onu sevmezdim.
Ümitsiz olsaydım da onu sevmezdim.

Nazım Hikmet’in de dediği gibi;

“ben sende imkansızlığı seviyorum.
ama asla,
ümitsizliği değil.”

Carpe-Mortem
Yozgat 2012

Bir Kız Çocuğundan Bir Kadın Olmaya ve…

image

Sen şimdi 7 yaşındasın ve annen güzel bir gelinlik elbisesi almış düğüne gidiyorsun onun elini tutarak. En büyük korkun, onun elini yitirmek ve o hiç anlamadığın kalabalıkta yitip gitmek. Yumuşak oyuncaklara dokunmak mutlu ediyor seni. Neden daha fazla şeker yiyemeyeceğini soruyorsun annene.

Sen şimdi 10 yaşındasın. Oyunlar oynarken eteğinin açılması artık seni utandırıyor. Arkadaşlarının senden daha güzel olup olmadığını ilk defa sordun annene. Huzur hissediyorsun annen senin saçlarını tararken. Annene koşuyorsun, ağlıyorsun ve gördüğün kabusu anlatıyorsun. O ne zaman ki "geçti" dese, geçiyor kabusun.

Şimdi 12 yaşındasın. Östrojen ve progesteron üretimin hızla artıyor, göğüslerin büyüyor, karnın kabarıyor, tüyleniyorsun. İlk defa bir sabah kendi kanından korktun ve vücudun sana bir yabancıymış gibi geldi. Onun anlamadığın bir hırçınlığı var, senden farklı sanki, sanki bir ağaç evin içindesin ve dalların senin kontrolünde olmadığını yeni yeni anlıyorsun. Mavi gözlerini kocaman açarak aynada izliyorsun kendi vücudunu. 
Göğüslerinle, boyunla birlikte utancın da büyüyor, yalnızlığın da büyüyor, korkuların da artıyor. Karanlık sokaklar eskisinden daha çok ürkütüyor seni. Bir kuşun kanadının kırılmasına gözyaşı döküyorsun saatlerce ve sana sarıldığında insanlar daha önce hiç farkına varmadığın duygular yaşıyorsun, Gecenin bir vakti uyanıyorsun kabuslarla ve yanında kimse yok. Dolabına saklanıyorsun. Altına kaçırıyorsun, 

Şimdi 16 yaşındasın. Yüzünde çıkan sivilceler bütün moralini bozuyor. Anne babanı kaybetme korkunu onlara gösteremiyor, aksine onlara olan sevgini kendin bile hissedemiyorsun. Artık hiçbir hissi, hissedemiyorsun. Onları sevdiğini “biliyor”sun ama içinde bir şeyler kıpırdamıyor. Baban senin için rol modeli değil, o artık süperadam değil. Onu yargılıyor, eleştiriyorsun. İnsanlar üzerine üzerine yürüyorlar, kalabalıklar içinde saklanacak köşeler arıyorsun ve sürekli savunmadasın. O çelimsiz kollarını kaldırıyor, hayali ellerin sana vurmamaları için mücadele ediyorsun. Hayali gölgeler takip ediyor seni sokak aralarında sıkıştırıyor, hayali gölgeler okşuyorlar memelerini. Kendini yaşam ile ölümün farksızlığını düşünürken buluyorsun. İşkenceler içeren bir filmi izlemek sana mide bulandırıcı gelmiyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu yitirdin. Kendine dokunuyorsun, giysilerini yırtıyorsun öfkelenip, en sevdiğin kolyeni; camdan atıyorsun. İlk pornonu izliyorsun. Annen “kabustu sadece kızım. geçti” diyor, ama geçmiyor. 

18 yaşındasın şimdi… Karşı sınıftaki çocuğu öpmek düşüncesi bir kor gibi yakıyor içini. Kapatıyorsun gözlerini ve onun dudaklarını bir çilek dilimi gibi emiyorsun dudaklarının içinde ve onun sıcaktan terlemiş boynu avuçlarının arasında… Bir el kavrıyor belini ürperiyorsun hoş bir gıdıklanma hissediyorsun bacak aranda. İçten içten kaşıntılar, ılık ürpermeler. Göğüs uçların onun karnına değdiğinde ayak parmaklarına kadar elektrikleniyorsun. Kendi vücudun ile hala küssün ama onu artık affetmek istiyorsun. 
Vücudun, o çocuk övdüğünde affettirebiliyor kendini. O çocuklar seni arzuladıkça, sen affediyorsun kendini. Arkadaşların sana elbisenin yakıştığını söylediği günlerde seviyorsun en çok onu. Artık aynaları hızla geçmiyorsun, lavaboya gittiğinde aynada kendini görmemek için başını eğmiyorsun. Kendi yüzünden kaçmıyorsun ve o çocuk seninle sevişmek için çıldırdıkça sen aynalara daha güçlü bakıyorsun. Gece yorganın altında, onun kollarını ve hiç bilmediğin, sadece pornolarda gördüğün bir şeyi, sevişmeyi hayal edip dokunuyorsun kendine.


19 yaşındasın. O oluyor, o gün geliyor. İlk defa çırılçıplaksın bak işte bir erkeğin karşısında. Giysilerini çıkarırken bütün yalnızlığını, soru işaretlerini, kırgınlıklarını da çıkarıyorsun ve bütün güvensizliklerini pantolonun ile sütyenin arasına koyuyor kaldırıyorsun. Kendini özgür hissediyorsun. Ailenden artık bağımsızmışsın gibi hissediyorsun… Derin bir nefes alıyorsun. Kalbin o kadar çok çarpıyor ki sancı hissediyorsun sol yakanda. Boynun kızarmış ve saç diplerin gibi terlemiş. Nefes alırken boğulacak gibisin… O yaklaşıyor sana dokunuyor, iki galaksinin birbirine çarpışı gibi sarılıyorsunuz birbirinize ve dönüyorsunuz birbirinizin etrafında zerre zerre ve sen nefesini tutuyorsun kendinden geçiyorsun ve sen “bugüne kadar nerdeydi” diyorsun kendine ve "Tanrım bu bir cennet olmalı" diyorsun… Yeniden sevişiyorsun. Yeniden.


21 yaşındasın ve "bu hayat bir cehennem" diye ağlıyorsun. Bu hayat bir cehennem diyorsun o çocuk gittiğinde. Onun bütün mektuplarını yırtıyorsun, bütün hediyelerini atıyorsun. O kırmızı puantiyeli elbiseyi, Didim’de beraber aldığınız şortu da atıyorsun onun evinin bahçesinde bulduğun küçük arabayı da. Sana aldığı ve sonra kuruttuğun çiçekleri de atıyorsun. Gözyaşların bütün şekerden kulübelerini eritiyor ve sen onunla yaşadığın güzel günleri düşünüp, onları bir daha hiç yaşamayacak olmanın hüznüyle, onları hak etmemiş olmasının öfkesini karıştırıyorsun. Yalnızlığı hiç bu derece yoğun yaşamadın… Ölümü hiç bu kadar çok istemedin.

23 yaşındasın ve sınavda başarısız olursan eğer hayatında tepe taklak giden her şeyin birlikte çökeceğini sanıyorsun. Ve zannediyorsun ki borcun olan herkese bir borç ödeme şekli ders çalışmak. Zannediyorsun ki, insanoğluna sevgisiz olmadığını ispatlama şekli bir adamı sevmek. Kendini duygusuz hissetmemek için sevgili oluyorsun. Kendini güzel hissetmek için sevişiyorsun. Zannediyorsun ki, kadın olmanın bir şartı bütün bu hayat. Ailene olan öfken yeni yeni diniyor, onları özlüyorsun.

26 yaşındasın ve zannediyorsun ki ailene bir kendini affettirme şekli, evlenmek. Arınma şekli, her şeyi unutma şekli. Hayata yeniden başlamak için bir şans… Ve kıvırcık saçlı bir çocuğun saçlarını okşadığında, her şeyi unutacaksın zannediyorsun. Bütün acıların uçup gidecek, eriyen şekerden kulübelerinin acısı hala burnunu sızlatmayacak. Bütün kırgınlıkların geçecek sanıyorsun. Artık ayakta durmayı öğrendin, ama düşüşlerin ise dün gibi aklında. Ayakta durmayı öğrenmenin buna değip değmediğini sorguluyorsun her defasında… “Keşke” diyorsun, "çocuk kalsaydım".

28 yaşındasın, bir masa başında sebebini bilmediğin bir baş ağrısıyla benim bu satırlarımı okuyorsun. Daha kaç yıl, daha kaç mücadele, kaç kavga yaşayacaksın. Kaç kırgınlık toplayacaksın, kaç muhteşem sevişmeyi kaç muhteşem ayrılık gölgelendirecek. Bugüne kadar zor sularda çelimsiz kollarınla kürek çekerek geldin ama… Özgür olmanın gururu, dünyayı gezme hayalin, paraşütle atlama düşün sadece bir hülya olarak kalacak belki ve belki bir trafik kazasında, belki bir böbrek yetmezliğiyle, belki dalgın bir apartman sakininin pencere pervazında unuttuğu cam şişe yüzünden kapatacaksın o kocaman gözlerini. 

Senin hikayeni kim anlatacak?

Carpe-Mortem
Ankara

Ben Neden Sevmiyorum Kendimi?

image

Gözlerimin içine dik dik bakıyor: “Sana neden aşığım ben” diyor. Sonra gülüyor. "Aslında sen bana neden aşıksın onu sormalı." diyor.

Kendi ruhundaki güzellikleri fark ettin mi?
Mesela kendi hobilerini, seni sen yapan alışkanlıklarını…
Aynaya baktığında, kendini övebiliyor musun?
Ne tarz müzik dinlersin?
En çok hangi meyveyi seversin?
Ispanak yer misin?
Kendine sorular sorup yanıtlıyor musun mesela… Kendini ne kadar seviyorsun?
Çorapla mı uyursun?
Hangi hayvanları seversin?
Nasıl bir gelinlik hayal edersin?
Belki uzunca süre kendini izlesen bir aynada, fark edeceksin kendi gözlerinde ufka açılan, dev yelkenli gemileri. Miçolar göreceksin gemi güvertelerinde, uykusuz kaptanlar ve şapşal baykuşlar. Bir korsan olacaksın belki kendi denizinde. Önce kendi denizlerini keşfe çıkmalı.

Sorman gereken soru en başta şuydu… “Ben neden sevmiyorum kendimi?”
Sonra gelir aşk. Kendinden daha sonra.

Carpe-Mortem

Üç Şarkı Bir Adam

image

Bugün yolda yürürken yanından geçtiğim bir arabada Zerrin Özer’in 1980 yılında Sevgiler albümü içinde çıkardığı O Yaz çalıyordu. 

"Ne güzel geçmişti bütün bir yaz" diye gülümseten bir başlangıç ama;
"Çocuk kalbimize dolan gamlar 
Oturup ağlamıştık sessiz çardakta 
Çaresiz erken inen akşamı 
Veda edip ayrıldık biterken o yaz” erken biten, zamana direnememiş bir hikayenin sonu, erken inen akşama benzemiş. Oysa yazlarda akşamlar uzun olur. Öyle ki, demek ki onlara saatler bile yetmemiş.

Şarkının sözlerini yazan Bora Ayanoğlu, insanın canını acıtsın istemiş adeta. Tıpkı yazdığı diğer şarkı olan Güller ve Dudaklar gibi. Şarkıyı hit yapan 1972’de çıkardığı 45’likle Gönül Akkor olmuştu, hatta plak kapağında kötü bir fotoğrafçılık eseri dudaklar ve güller vardı.
image

Diyor ki;
"Gülünce dudakların bir gonca güle benzerdi… Ben dudaklarını, sense gülleri severdin."

Ne güzel anlatmış birlikteyken ayrılığı. Bora Ayanoğlu şarkılarında hep birlikteyken ayrılık var aslında. Sıra arkadaşıymış, bir diğer ayrılık şarkıcısı Fikret Kızılok. Satırları arasından gül yaprakları dökülüyor her bir şiirinin, ve belki biraz teselli, sahip olunan şeylere dair birer teselli.
image


Bora Ayanoğlu’nun diğer bir başyapıtı Fabrika Kızı. 1970 yılında çıkardığı 45’likle Alpay tarafından yorumlanır, şarkının tutması onu 1993 yılında yeniden söyletir Alpay’a ve şarkı böylece bizim kuşağa da ulaşır. Bora’nın Cibali Tütün Fabrika’sında (Şimdiki Kadir Has Üniversitesi) çalışan fabrika kızının en büyük hayali içmeyen bir kocadır. Aile huzuru… Belki kavga olmayan bir yemek masası. Yarım kalmışlık içindedir herkes, her şarkısında Bora Ayanoğlu’nun…

Hangi hikaye huzura erdi ki?

Carpe-Mortem
Ankara