Her Gören Ağladı Kalbini Bağladı…

Yanağımı, rüzgarı okşar gibi okşadı.
"Ne çok ayrılık yaşamışsın. Unutabildin mi onu?" 
                             ”indi bahar, Ankara’nın sisli yamaçlarına”

Uzun uzun kahvaltı yaptık.
Onu hiç düşünmedim.

                             ”her gören ağladı, kalbini bağladı dalgalı saçlarına…”

En sevdiği şiiri tekrar edip durmadım kendime;
bütün gün. 
Nasıl güldüğünü hatırlamadım.
Sabahları uyandığımda mutfaktan gelen kızarmış yumurta kokusunu
Durduk yere, beni izlerken yakaladığım bakışlarını da hiç hatırlamadım.
Gözlerini bozkıra benzetişim gelmedi aklıma.

-boş yere ağlama, kalbini bağlama
Ankara kızlarına.

Yanağımı rüzgarı okşar gibi okşadı.
Bana onu unutup unutmadığımı sordu.

-“Söyledim aşkımı ben,
Ankara rüzgarına”

"Unuttum." dedim.


Carpe
Etimesgut/Ankara


Tipik İnsanlar

Verdiğiniz her şeyi misliyle almaya çalışıyorsunuz.
İlişkileriniz ticaret mantığıyla işliyor.
Kendinize ve karşınızdakine bir bedel belirliyor, mutluluk ve mutsuzluk zemininde ticaret yapıyorsunuz.
Bir mutluluk verdiyseniz mutlaka karşılığını istiyorsunuz.
Karşılık alamazsanız acıtarak ödetiyorsunuz.

Ucuzsunuz, basitsiniz, bencilsiniz.
Sıkıcısınız üstelik, genel kültürünüz, sohbet edilecek konularınız yok.
"Nasılsın" demekten "Günaydın" demekten “Merhaba” demekten acizsiniz. Bunları söylerken de görev bilinciyle, içinizden gelmeden yaparsınız.
Çünkü sevmeyi, selam vermeyi, sarılmayı, sevişme başlatmayı, iltifat etmeyi, mutlu etmeye çalışmayı basitlik olarak görür; değerinizin düştüğünü zannedersiniz.
Yeterince zor, asık suratlı, sert olursanız o kadar az incineceğinizi ve değerinizin o kadar çok olacağını düşünürsünüz.
Dünya sizin etrafınızda dönmüyor.

Hiçbiriniz, beni kitaplarım kadar mutlu ve tatmin edemiyorsunuz. Edemezsiniz.

Carpe.


İyileşmiş Bir Yaranın Sargısı

Dört yıl önceye gidiyor her şey…
Sen New York’a taşınacaksın birkaç hafta sonra. Uyuyorsun sanıyorum seni, sarılmak istediğimde uyanık olduğunu fark ediyorum. Konuşmuyorsun ama sonra bir mailinde anlattığına göre, “nasıl vedalaşacağız” diye düşünmüşsün sabaha dek.
"Nasıl vedalaşacağız?"
Bizi, mesafeler bitirmemişti oysa.
Bizi yakınlıklar bitirmişti.
Biz, sen daha oraya gitmeden bitmiştik aslında. “Çözebilir miyiz sence bunu?” derken, “Aşabiliriz belki?” derken; “Biliyorsun… Gücüm tükendi…” derken mesela.
Gidişin sadece, iyileşmiş bir yaranın sargısını açmak gibiydi.

(Şimdi saat 23:33 ve orada 16:33 senin işten çıkmana bir buçuk saatten fazla var ve ben bloguma bakma ihtimalini düşünerek bu saati bekledim.)

Burada havalar soğudu. Orada güzel mi? Salı günü yağmur bekleniyormuş NY'da., sabah evden çıkarken şemsiyeni almayı unutma.

Bana sürekli kızdığın şeyler vardı mesela asla şemsiye almamam yanıma, sürekli düşüp oramı buramı kanatmam ve böbreklerime hiç dikkat etmemem… 

Sen İstanbul’da o uçağa bindiğin günden beri, bu üç huyum hiç değişmedi.
Onların dışında, her şeyim değişti.
Ah, bir bilsen. Beni şimdi görsen, tanıyamazdın.
Dört yıl nedir ki?

Bana son mektubunda, “Seni artık sevmiyorum” demiştin.
Cevap vermemiştim. Suskunluğumu bugün bozuyorum.
Çünkü salı günü orada yağmur yağacak ve ben burada şemsiyemi unutacağım.

Oysa, mutluyum da. İkimizin arasındaki o ince ayrımı hala unutmasam da;
Ayrı insanlar olduğumuzu aslında.

Carpe.
Ankara.


Artık Kesişmeyen Yollarımıza Dair

Aradan geçen bunca zamandan sonra, bu arkadaşlıktan geriye kalan şeyin sadece döküntüler olduğunu görmek sence de üzücü değil mi?


Muhteşem bir dostluktu bizimkisi. Ancak birbirimize o kadar çok çarptık ki, sonunda bak işte şimdi birbirimizle yan yana yürümeyi unuttuk.
Seninle yan yana nasıl yürünür, unuttum.
Belki, trajik olan; artık yan yana yürüyememek değildi. Trajik olan şey, artık senin yokluğunu varlığından ayırt edemez oluşum...
Yokluğun, varlığına yeterince karıştı. Artık iki ayrı şey değil, tek şey oldular.
Bu, fincanın içindeki çay gibi değil ya da sıcak bir avuç içinde duran elma gibi değil.
Bu, kırılan bir fincanın toprağa karışması gibi… Bu, çaydanlığın buharının havaya karışması gibi. Bu, sana yazdığım, bana sinirlenince yırttığın yazılarımın sessizliğime karışması gibi. Anlatabildim mi?


Belki, bundan ötürü beni suçlu buluyorsun. Belki gerekli mücadeleyi gösteremedim, haklısındır da… Ortada bir kopuş varken, kimin haklı olduğunun ne önemi var?

Ama kendini benim yerime koy; daha kaç yol ayrımını erteleyebilirdim?
Söylesene, senin on yıl sonra da hayatımda olman için tek bir sebep var mı? (Benim için değil, kendin için cevapla bunu)
Seninle çay içmeyi yalnız olmaya tercih etmem için tek bir sebep var mı?
Seni seviyor olmam gerekirdi ve seni özlüyor olmam gerekirdi. (Gerekmez miydi?)
Ama içimde tek bir dal kıpırdamıyor ismin aklıma geldiğinde. (Yıllar önce, seninle oturup saatlerce dünyaya dair, insanlığa dair konuştuğumuzda içimde bir şömine yanardı. Isınırdı ellerim, ayaklarım.)

Söylesene?
Neden böyle olduk biz? (Ya da boşver. Bilge bir adamdan, “cevabının seni inciteceği sorular sormamayı” öğrenmiştim zamanında.)

Cevabın beni incitecek. 
O en sevdiğin şarkıdaki "Her şeyin gidiyorsa ve sen de çekip gidiyorsan" cümlesi var ya…
Yollarımız burada ayrılıyor. Üstelik elimizde sadece döküntüler kaldı. Yine de “eyvallah!” bile deme. Gitmek dedim ama yine de bu  tam anlamıyla bir "terk ediş" değil bu bir "ayrılık" değil. 
Çünkü,
Zaten aynı yolda yürüme gayesiyle yan yana gelmemiştik biz hiçbir zaman.

Sadece buradan geçip gidiyorduk*.

(*Yine de seninle karşılaşmak ne güzeldi.)

Carpe.
Ankara.


Hayatta Bildiğim En Belirgin İki Taraf

Bazı insanlar,  o kadar çok ‘hata’ yaparlar ki. Mesela 22 yaşındayken adım atmaya korkar hale gelirler.

25 yaşındayken sevmekten de korkuyorlardır.
30 yaşında arkadaşlık kurmaktan da korkarlar.
35 yaşında üçüncü bir çocuğu doğurmaktan;
40 yaşında taşınmaktan, başka bir şehre gitmekten...
45 yaşına geldiklerinde borca girmekten, büyük alışverişler yapmaktan korkarlar.

Yaptıkları hatalar onları sürekli köreltir. Sürekli çekingen adımlar atarlar.
Oysa bazı insanlar vardır. Bir defa düşerler ve ayağa kalktıklarında artık daha güçlüdürler. 
Sevmekten hiç usanmazlar.
Aşık olmaktan yorulmazlar.
Onları öldürmeyen her şey onları daha güçlü yapar, "hiç olmadı; tecrübe kazandım" derler. "Hayatta bunları da yaşamak varmış" derler. "Yine olsa yine yapardım" derler. Ve eklerler: "Gün ışıyacak her şeye rağmen".

Sanırım hayatta bildiğim en belirgin iki taraf bu. Sürekli düştüğü için  yürümeyi bırakanlar ve sürekli düşse de inatla yürüyenler.

Carpe.
Ankara.


Güvercinin Dramı

Artık uçamıyor olmanın nedeni ne? Biliyor musun Güvercin.
Sen, o adamların dünyalarında, özgürlüğe açıldığını zannettiğin camlara çarpa çarpa kırmışsın kolunu kanadını.
Onların manzarasına aldanmışsın, içinden geçebilirsin sanmışsın camlarının.

Oysa, şimdi benim tüm pencerelerim açık sonuna kadar ve hepsi masmavi gökyüzüne, aydınlık yarınlara çıksa da… 
Sen artık uçamıyorsun, sevgili Güvercin.
Ve işte;
Uçsaydın da korkardın yine cama çarpmaktan. Güvenemezdin sözüme, istediğim kadar “gel, özgürlüğe açılıyor bu pencereler” desem de.
Şimdi karşımda oturuyorsun bir kanepede, kendi yarattığın kafesinde yem ve su ile yetiniyorsun.
Uyku mahmurusun.
Uçmak hayalinde kalmış…

Carpe.
Etimesgut/Ankara.


Kapı Merceğinin Ardında Yeniden Yaratılmış Gerçeklik

image

Yalnızlığın en fazla ne kadar soğuk olabileceğini düşünüyorsun? Ebru ile tanışana dek; yalnızlıktan bahseden bütün o adamları, kadınları güçsüz ve zayıf bulurdum. Meğer, yalnızlık diye bir şey gerçekten varmış.

Ebru ile tanışana dek…

Bu devirde artık bitmiştir demeyin, Ebru, modern görünümlü bir ailenin “görücü usulü” ile evlendirdiği bir kadın. Yabancı müzik dinler, kitap okur; konserlere gidermiş. Adana’da Radyo Sinema bölümünü bitirmiş. Bitirdikten sonra bir süre iş bulamamış. Ailesinin baskıları bu dönemde başlamış. Ebru’yu evlendirmek istiyorlarmış. Evlenip mutlu mesut bir hayat sürdüğünü düşündükleri ablası gibi, o da 23 yaşına basmadan kendisini hiç tanımadığı bir adama, gerdek gecesinde soyunurken bulmuş. 

"Evlendiğim adam" diyor, “Üsküdar’da bir esnaftı. Her gün traş olan, sabah erkenden uyanıp kepenk açmaya giden; sessiz, sakin bir adam. Kardeşler Market isminde bir marketin sahibiydi. Akşamları eve geldiğinde, yorgun olurdu ve televizyon açar, televizyon izlerken mutlaka uyuklardı. Geceleri yatağa girdiğimde, horlamasından saatlerce uyuyamaz, nefes kokusundan midem bulanırdı. Ancak öyle mülayim, öyle anlayışlı bir adamdı ki…” diyor. 

O arada ben çay söylüyorum, Ebru; kafasında hikayesini toplamaya çalışıyor. Çaylar da geldikten sonra devam ediyor:
"Evliliğimizin altıncı ayında, hamile kaldığımı öğrendim… İçimde hiçbir sevinç, hiçbir duygu yeşermedi. Hiçbir şey hissetmediğim bir adamın, hiçbir şey hissetmediğim çocuğunu doğuracaktım. Hamilelik boyunca, ‘acaba merdivenlerden düşsem kurtulur muyum’ gibi düşünceler meşgul ettiler zihnimi. Kafamın içinde cinayet planları vardı. O adamı uyurken boğmak, çocuğunu da düşürmek gibi. Akşamları eve geldiğinde bana ‘karıcığım’ diye hitap ediyordu ya Allah’ım onu parçalayasım geliyordu. ‘Ne yemek pişirdin?’ diye sorardı. ‘Sabaha gömleğimi ütüler misin?’ derdi ve çoraplarını yumak haline getirip mutlaka salondaki kanepenin altına atardı. Bu huyundan hiç vaz geçmezdi. Akşama, o gelene kadar televizyonun karşısında boş boş zaman öldürürdüm… O geldiğinde yemeğini hazırlar, bulaşıkları makineye atar, tekrar televizyonun karşısında vakit öldürmeye devam ederdim… Kitap okumayı, yabancı müzik dinlemeyi bırakmıştım.”

Ve ekliyor:

"Beni ben yapan her şey kuruyup gitmişti."
"Solmuştum" diyor.

"Bambaşka bir insan olmuştum" diyor.
Üniversitedeki hiçbir arkadaşıyla, lise arkadaşlarıyla görüşmüyormuş o dönemde. Akrabalardan uzaklaşmış… Ailesine karşı zaten evlendiği andan itibaren soğukmuş. Bu soğuma giderek yerini nefrete bırakmış. Aramıyor, sormuyormuş. Evine hiçbir misafir çağırmıyormuş. 

Soğuk, kusursuz yalnızlık.
Pek çoğumuzun ileride, içinde eriyip gideceği o grilik.

Sonunda çocuğu olmuş, çocuğunun ismini kocası koymuş: Fatma. Annelik görevlerini kusursuz ifa etse de, ne saçlarını şefkatle sevebilmiş, ne gözlerine bakabilmiş doğrudan. Bu böyle bir sene sürüp gitmiş…

"Bir gün" diyor "evde boş boş oturup zaman öldürürken, apartman boşluğunda gürültü duydum. Kalktım, kapının merceğinden baktım. Eşya taşıyan insanlar gördüm. İçimi büyük bir merak kapladı. Taşındığımızdan beri boş olan, yan daireye birisi taşınıyordu. Yüzümü merceğe yapıştırdım adeta, çok merak ediyordum… Acaba genç kadın var mı? Konuşup sohbet edebileceğim birisi… Diye düşünüyordum. Fakat tek gördüğüm, genç, yirmili yaşların ortalarında bir adam oldu. Saçlarında tek tük beyaz teller olan, yapılı duruşlu ve çatık kaşlı bir adam. Kalbimin artışları hızlanmıştı. Yanağım ter içinde kalmıştı…" 

Yan daireye taşınan o gizemli adamı uzun süre kapının merceğinden izlemiş. Bir gün, ona öğretilen kadınlığın en temel sevgi gösterme şekli olan yemek yapmayı; bu adamla tanışmak için bir fırsata dönüştürebileceğini düşünmüş. Yılların yalnızlığından silkinmiş, üzerindeki tozları dökmüş ve mutfağa gidip yemek yapmaya başlamış. Yemeğin kokusu O’na gitsin diye balkonun kapısını, pencerelerini açmış.
Yemek piştikten sonra tabağı alıp dışarı çıkmış, adamın kapısını çalmış. Birkaç dakika bekleyeceğini düşünürken kapı aniden açılmış…

"Mm mer m her meerhabaa. şey… Kokmuştur diye… Yani yemek yapıyordum… Size…" 

Ebru daha lafını bitiremeden adam hızla uzanmış ve yemeği alıp: "İnanamıyorum patlıcana bayılırım. Ellerinize sağlık öyle mutlu oldum ki şu an. Bunun yanına bir de cacık yaparım şimdi. Mis. Mis." demiş ve yüzünde güneş gibi bir gülümseme belirmiş.

Ebru eve girip de kapıyı kapatınca, kapıya yaslanıp;
“‘Allah’ım naptım ben.’.. diye düşündüm. Kendimden hiç beklemediğim bir cesaretti bu. Sonrasında yine çaldım tabi kapısını, yine yemek yaptım ona. Öğrendim ki öğretmenmiş mahalledeki okulda. Yeni atanmış. O yüzden dört gibi evde oluyor ve gün içinde pek dışarı çıkmıyor. Kapı aralığından görüyordum hep içeriyi, fakat mutlaka ama mutlaka yabancı müzik sesi gelirdi. Bu da merakımı daha da artırırdı.”

Ebru, yıllar sonra yeniden yabancı şarkılar dinlemeye başlamaya karar vermiş. Üniversite yıllarını hatırlamış, ve o zamanki dinlediği şarkıları dinlemeye başlamış. Sesini de iyice açıyormuş ki O duysun. Akşam olup da kocası gelene dek bambaşka bir insan olduğunu, yeniden yaşam dolduğunu hissediyormuş. Akşam, kapıya anahtarın girdiğini duyduğunda yeniden içindeki mumlar sönüyor, kapılar kapanıyor ve karanlıklar iniyormuş. 

Bir gün, yine bir şeyler pişirmiş ve yan daireye götürmüş. 
"Kapıyı açtı, beni gördü. Elimde bu defa yemek değil, pasta börek tarzı şeyler vardı. O resmiyeti, kibarlığı bırakıp ilk defa; ‘çay yaptım, gelsene birlikte yeriz’ dedi. O an gözümün önünde yıldırımlar çakmıştı. Uzun zamandır beklediğim an gelmişti. Adım attım, bir adım daha attım ama heyecandan nefes alamıyordum. Sendeledim, kapıya tutundum ve yavaşça girdim içeri. Evinin içi beni çok şaşırtmıştı. Bütün eşyaların üstü örtülmüştü. Her yer, yerler; raflar hatta mutfak kitaplarla doluydu. Yerde bir dizüstü bilgisayar açıktı ve müzik çalıyordu. Salonun hemen bitişiğindeki balkona geçtik, masanın üzerinde iki çay bardağı vardı. Beni bekliyordu!”

Oturmuşlar. Ebru konuşamamış pek. O anlatmış daha çok. İki kitabı yayınlanmış, edebiyatla aktif olarak ilgilenen bir Türkçe öğretmeniymiş. Adamın dinlediği şarkılar, Ebru’nun en sevdiği şarkılarmış. Adam hangi şarkıyı açsa Ebru onu mutlaka biliyormuş. O ne anlatsa Ebru heyecanla dinliyormuş. Karşılıklı şahane bir sohbet olmamış belki, Ebru konuşamamış çünkü, -sanki yıllar onun dilini kilitlemiş.

Sonra, bir daha gitmiş.
"Sonra bir daha gittim. Kocam işe gittiğinde birkaç saat evde oyalanıyor, çocuğumun mamasını falan veriyor, onun okuldan döneceği saati beklemeye başlıyordum. O dört gibi gelirdi, kocam ise tam sekizde evde olurdu. Dörtte giderdim ona, yedide evde olur kocamı beklerdim. Bu böyle aylarca sürdü. Artık giderken çocuğumu da almaya başladım. Her gidişimde farklı şeylerden konuşuyorduk. Ben giderek açılıyordum, kendimi bırakıyordum.”

O, daha sonra Ebru’ya kitaplar vermiş. Özellikle Yaşar Kemal kitapları. O, Yaşar Kemal hayranıymış. Sürekli ondan övgüyle bahsedermiş. Ebru'yu da bir Yaşar Kemal hayranına dönüştürmüş.

Artık” diyor "Kocam gelene kadar boş boş televizyon izlemeyi bırakmıştım. Kitap okuyordum, geceleri yatakta kitap okuyor, yemek pişerken okuyor, çocuğumu sallarken okuyordum. Dışarı zaten çok nadiren çıkardım ama artık çıkıp kitapçılara gidiyor, yeni kitaplar alıyor onları okuyordum. İçimde bir şeyler doğuyordu yeniden."

Sonra, içten içe korktuğu; ama aslında büyük bir tutkuyla istediği şey, gerçekleşmiş.

"Oturuyorduk karşılıklı. Benim ona heyecanla anlattığım kitabı, aldı elimden. Yana koydu. O, yumuşak ancak büyük elleriyle yanağımı okşadı. Yavaş yavaş yüzünü yaklaştırdı. Başını hafifçe sağa eğip gözlerini kapattı. Onun dudakları, dudaklarıma değecekken; nefesime karışan sıcak nefesi boynumu terletti; içimi ürpertti. Sonra dudak uçlarımız değdi, bütün direncim boyun eğdi. Sanki, sanki aslında gerçekten ilk sevişmem buydu. Öyle tutkuyla, öyle kendinden geçerek seviştik ki… Tarif edemiyorum, kocam bana hiçbir zaman öyle dokunmamıştı üstelik öpüşmeyi sevmez bunu gavur adeti olarak görürdü. Beni bir defa bile dudağımdan öptüğünü hatırlamam…”

Üstelik bu, son olmamış. Artık her gidişinde sevişmiş O’nunla. 
Ta ki bir gün, her masalın başına gelen şey gerçekleşene dek…
Saat yedide eve dönmüş, kapıyı kapatmış. Mutfağa gitmiş ve mutfakta yemek masasında oturmuş, patlıcan salatası yiyen kocasını görmüş. Kocası birden ayağa kalkmış; o geriye adım atmış.
"Sakin ol" demiş kocası.
"Otur hadi…" demiş.
"Oturdum, gözlerimin içine baktı. ‘onda mıydın yine?’ dedi. Ve ben, yalanı ortaya çıkmış bir çocuk gibi kalakaldım. Konuşamıyor, nefes alamıyordum. Kalbimin olduğu yerde öyle bir ağrı vardı ki… ‘Beni öldürecek’ diyordum kafamın içinden. Sessizce kalktı, yediği şeyleri kaldırdı ve salona geçti. Beni mutfakta yapayalnız bıraktı. Keşke bağırsa diyordum, keşke kızsa bana. Ama öyle soğuk, öyle suskundu ki.”

Gece olunca, kocası "Salonda yatmamı ister misin?" demiş. Ebru buna şaşırmış ve başını sallamış evet anlamında, korkuyla.

Yeniden eskiye dönmüştüm adeta. Kocamın işten dönmesini bekliyor, O’na hiç gitmiyordum. O da anlamış olacak, kapımı hiç çalmadı; hiç aramadı. Sonra dayanamadım. Yeniden kapısını çaldım, fakat açmadı. Daha sonra yine çaldım, yine açmadı.Telefonunu aradığımda da ulaşılamıyordu. Çok kötü hissediyordum. Bir akşam, bunu kocam hissetti. ‘Noldu? Ulaşamıyor musun yoksa ona?’ dedi. ‘Telefonu mu kapalı’ dedi. Artık onun sakinliğine şaşırmıyordum. ‘Sakin ol’ dedi bana. Ben sakindim zaten, onun kızması gerekiyordu. Sonunda fısıltıyla da olsa ‘Sakinim zaten… Sakin ol demeyi bırak artık’ diye isyan edebildim. Ama o yine aynı sakinlikle ‘sakin ol’ dedi. ‘Geçecek’ dedi. ‘Her şey yoluna girecek’ dedi. Ben içimden ‘hiçbir şey yerine girmeyecek’ diyordum.”

Bir gün, kocası işe gitmemiş. "Ebru, artık bazı şeyleri konuşmanın zamanı geldi" demiş. "O’nunla tanışmak istiyorum" demiş. Ebru’yu korku öyle bir titretmiş ki, sehpanın üzerine düşmek üzereyken kocası tutmuş. Kurumuş dudaklarıyla fısıldamış: “Neden?”
Adam yine "sakin ol" demiş.
"Sadece kim olduğunu görmek istiyorum" demiş. Ebru “bu saçmalığı uzatmak istemiyorum artık, belki boşar beni de kurtulurum" diye düşünüp, onun elinden tutmuş ve dış kapıyı açıp onu apartman boşluğuna çıkarmış. Kapının olduğu yere getirmiş ve afallamış… İki adım geriye atmış.

Kapı yokmuş. Kattaki tek daire kendilerinkiymiş.
"Nasıl olur?" kelimeleri kuruyan dudağının arasından zor çıkmış. 
Kocası, "sakin ol" demiş.
"Burada oturduğuna emin misin?" diye eklemiş.

"İçeri girdik ama benim başıma korkunç bir ağrı saplanmıştı. Yanda bir daire olduğuna emindim. Her yer kitapla doluydu, bütün eşyaların üzeri örtüyle kapalıydı. Ancak, gözümü açtığımda tam karşımda, vitrinin yanında duran kitaplığımızı gördüm. İçten içe ‘bizim bir kitaplığımız mı varmış?’ dedim. Odada gözümü gezdirdiğimde, bütün kanepelerin üzerlerinin örtülmüş olduğunu fark ettiğimde başımdaki ağrı daha da arttı. Ayağa kalkmaya çalıştım, kocama döndüm. Fatma… dedim Fatma nerede? Kızım nerede?’

Kocam dedi ki bana;
'Ebru… Dinle beni.. Sakin ol artık. 'Görücü usulüyle musulüyle' evlendiğin için yıllardır affedemiyorsun kimseyi. Ebru… Kaçırma gözlerini. Ebru, dön artık buraya. Affet bizi artık. Ebru… Annenleri de ara, kadın hastalandı konuşamıyor bile.”

Ebru ona aldırış etmeyip hızla kalkıp çocuk odasına gitmiş. Odanın ortasında eski ve üzeri örtülmüş bir beşik görmüş. Beşiğin yanına gidip üstünü açmış. Beşiğin içi Yaşar Kemal kitaplarıyla doluymuş. Yerler de öyle, her yer kitap doluymuş.

O anda bayılmış.
"Uyandığımda, kocam yanımda oturuyordu. Kulağıma ‘sakin ol’ diye fısıldıyordu. Sakindim oysa. Sadece anlamıyordum. O nerede? O öğretmen nerede. Ben o an aşık olduğum adamı kaybetmiş olmamı kabullenemiyordum."

Ve kocam dedi ki bana;
"Bugün okuldan çıktığımda, yeni bir ev bakmaya gidelim mi seninle?"
Ve ekledi:
"Anneni de ararız belki, iyi hissedersen. Sakinleştiysen…"

Ebru;
"Sakindim oysa" dedi… "İnsan öfkeli olunca bilmez mi?"


Carpe-Mortem.
Ankara


Anonymous: Selam. Satın alacağın kitapların listesini paylaşmıştın daha önceden. Bir daha paylaşır mısın acaba?

Merhaba, istediğim 60 kitabın listesi şurada:
Satın Alacaklarım (Goodreads)

Fakat özellikle fetiş olarak istediğim ve bu listenin dışında şunlar var, 
İlahi Komedya’nın Oğlak’tan çıkan Üç Cilt Özel Takım'ı.
Binbir Gece Masalları’nın YKY’den çıkan İki Cilt Özel Takım'ı. 
İnce Memed’in YKY’den çıkan Dört Cilt Özel Takım'ı.
Kayıp Zaman’ın İzinde’nin YKY’den çıkanİki Cilt Özel Takım'ı.
Sait Faik Abasıyanık’ın YKY’den çıkan Ciltli Bütün Eserleri,
Ferit Edgü’nün Sel’den çıkan LEŞ Ciltli Toplu Öyküler'i,
Yüzüklerin Efendisi’nin Metis’ten çıkan Tek Cilt Özel Basım'ı.

Herkese öneririm bunları :) 

Solan Bir Tuval

Üzücü olan şeylerin başında, “hadi bugün atlayıp Konya’ya gidelim mi?” derken, senin mutlaka “Hayır” diyeceğini biliyor olmak geliyor. Öyle de dedin.
“Bisiklet sürelim mi?” diyecekken de…
Yerinde duramayan o göçebe ruhumun, senin yanında “iyi aile çocuğu” olmak için verdiği o mücadele…
Ancak, benim sevdiğim şeylerden, mesela kitap okumaktan; yazmaktan, fotoğraf çekmekten, gezmekten, bir kitap cafede sessizce çay içmekten, Joy Division’dan, Madrugada’dan, Tindersticks’den, Editors’dan; sabaha kadar film izlemekten, hiç bilmediğim şehirlere gitmekten, her gün yeni bir mekan keşfetmekten, satrançtan, müze; sanat galerisi, heykel sergisi görmekten, ağaç dikmekten, sokak ortasında öpüşmekten, direnmekten, maket bina yapmaktan velhasıl benim zevk aldığım her şeyden aslında benim kadar zevk almadığının farkında değilim mi sanıyorsun?
Bütün renklerimi yitirmem mi gerek? Ah benim kızıl saçlım, mavi gözlüm, farkında değil misin? Sen de benim renklerimden birisin.
Beni ben yapan her şeyim buharlaşıyor senin yanında…
İmkanlar, imkansızlıklar…
Yapabilsen bana dağları getirebilirdin, biliyorum…
Her uğraşımın içinde olmaya çalışıyorsun, oynadığım oyundan, bloguma kadar.

Ama, gözlerim ışıl ışıl “hadi şuraya gidelim!” dediğimde “benim gidesim yok” diyorsun ya,
Ya da mesela “fark etmez”
Ya da mesela “ne gereği var?”
“Ben istiyorum!” diyemiyorsun ya (sana kadınlık böyle öğretilmemiş).
Renklerim soluyor benim.
Ki zaten, sıkılırdın sen.
Hep olduğu gibi… Ben fotoğraf çekerken, kitap okurken…
“Çimenlere oturalım mı” dediğimde, bunu çok saçma buluşun, artık öğrenci olmadığımızı söyleyişin gibi… Oysa çimenlere oturmak ve seninle çimenlerde kuruyemiş yemeyi hayal etmiştim. Bu anarşist bir eylemdi benim için… Oturmadık. Bana şiir yazmaman gibi… İçimde kaldı. Tamam benim için çabaladın, bana kavuştun, şimdi de eski değerim kalmadı.
Her şeyimi keşfettin, doydun. Modern zamanın genç hastalığı…
Komik vidyo izle, gül, tüket, sonra yenisini izle.
Sıkıldın sen. Tükettin benim renklerimi.
Tüketim hastası, sevgilim…
Solmuş bir tuvali izliyorsun ve “başkaları ne görüyor” diye düşünüyorsun.
Yine de ümitsiz değilim senden, başarabiliriz biliyorum. Ve fakat;
kızma bana, bunları yazdığım için.
Yazmasaydım eğer, intihar ederdim..

Carpe.
Etimesgut/Ankara