Terk Eden Erkek Olmak

image


Erkeksin sen, 
Güçlü olmak zorundasın.
Ağlayamazsın, 
Annen yanında ağlarken, alt çenen titremesin diye tutacaksın.
Sırtına dokunacaksın ve “geçti” diyeceksin.

Çünkü sen erkeksin
Çünkü güçlü olmak zorundasın…
Üzerine kapılar çarpılırken;
Bir ailenin geçimini sırtında taşırken
Kendi kardeşinin tabutunu omuzlarken;
Hep güçlü olmak zorundasın
Hep güçlü olmalısın;

Bir kadın ağlarken bir kadın ağlıyor denir
Ama sen ağladığında ne kadar naif, ne kadar güçsüz;
Ne kadar kırılgan diyecekler;
Çünkü erkeksin

Güçlü olmak zorundasın.
Ayağa kalk ve sürdür bu tiyatroyu;
Sana verilen görevler var.

Terk eden olmak gibi.
Kalp kırmak gibi,
Kötü, duygusuz, “gözü dışarıda”;
Sevgisiz, kaba, kırıcı
Soğuk, ciddi, taş duvar olmak gibi.
Ne zaman içinden geldiği gibi davransan
Serseri diyecekler sana
Arada kalacaksın,
İçgüdülerini bastırmak ile dışlanmak arasında…
Her zaman kendini en çok ehlileştiren;
En “mahkeme duvarı suratlı” olanlar saygı görecek;


Sen ne zaman düşsen, itekleyecekler seni
Her zaman, ölene saygı duyacaklar.
Yok olana…

Erkeksin sen.
Yaralı kurtulman, ölümünden daha kötü.

Erkeksin sen,
Görevlerin var. 
Terk eden olmak gibi.
Yaralandığında, vururlar seni. Başkaları doldurur yerini…

Carpe-Mortem


Kendi Yokoluşunu Arzulamak

image

Bana olan aşkı ölçülemeyecek kadar büyüktü.
Bana baldıran çiçekleri topladı, dağlarından memleketimin;

Ve öpüşürken ısırdığı dudağımın kanıyla boyadı dudaklarını.
Ne zaman ağrı kesici alsam, bana vodka uzatırdı.
Ketçap, mayonez yerine arsenik ve siyanür teklif ederdi;
Siyanürün tadının badem gibi olduğunu;
Arseniğin tatsız olduğunu ondan öğrendim.

Patolojik asfiksi bizim önsevişmemizdi;
Rigor mortis ise keyif sigaramız.

Kargabüken tohumlarından süzerdi zehrini ve bu zehre batırdığı iğnelerle dikerdi yaralarımı…

Yatağa girdiğinde
Üzerimize örttüğümüz gökyüzünü kabartarak yaklaşırdı tenime;
ve
hareket ettiğim anda geçirirdi dişlerini;
Heyecandan titreyen bedenime…
Kanıma karışırdı hadiktoksin sıcacık… 
Nefesini tut derdi orgazm olurken ben.
Bastırırdı tüm soğukluğumu kendine;

Bütün düşlerim ve gülüşlerim uyuşurken;
Vücudumu hissetmeye çalışırken;
Gözbebeklerime inen karanlıkla boğuşurken ben;
Kulağıma eğilip fısıltıyla derdi ki;
"Hala istiyor musun beni?"

ve eklerdi:
"Emin misin?"

Carpe-Mortem


'Cause You Are Young

Alman grup C. C. Catch'ın 1986 yılında çıkardığı debut albüm olan Catch the Catch'ın ilk parçası. Aynı zamanda Modern Talking'in de kurucusu ve vokalisti olan Dieter Bohlen'in yazdığı sözlerinin bir kısmı şöyle çevrilebilir:

Kalp ağrısı… Kalp ağrısı
Altın gibiydi kalbin
Oh… O seni incitti;
Taş kadar soğuk
Yalnızlık… Yalnızlık…
Yıllarını heba ettin.

ve şarkının devamında “Gençsin, erkeksin, güçlüsün” diyor “Bunu aşabilirsin”. Şarkının melankolinin ağır bastığı müziği giderek tınısı artan bir motivasyon ile tezat oluşturuyor. Bu da umutsuz bir ayak diremeyi hissettiriyor gibi… “Güçlü olmalısın ama yapamazsın biliyorum”. Durduk yere Cause You Are Young diye bağırmak isteği uyandırıyor insanda bu şarkı. 

Bu şarkı 124 defa dinlenmiş.

Korkunun ve Fareciğin Hikayesi

Bu öyküm 20 Şubat 2012 tarihinde Söykü dergisinde yayınlandı. Dergiye erişim mümkün olmadığı için buraya koyuyorum.

image

                “Yaşam-M gemisindeyim. Evet, Bandırma’dan hareket ettik. Tarih kaç? Sanırım 2008 yılındayız. Ama günü ve ayı bilemeyeceğim. Geminin ismi cebimdeki kağıtta yazıyordu. Ama emin değilim. Sallantıdan ötürü gemide olduğumu ve denizde olduğumuzu hissediyorum. Yola çıkalı kaç saat oldu bilmiyorum. Hatırlayamıyorum. Bir ara Kazım ve İsmail ile şakalaştık. İsmail’in karısı doğum yapmış. Ama daha çocuğunu göreli bir iki gün bile olmadan yeniden yollara düşmüş. Ekmek parası işte. Niye şaka yapmıştık, ne demiştik hatırlamıyorum…
                Kaptan bir ara motorlardan birindeki düzensizliği kontrol etmem için aşağıya yolladı. Ben geminin tamircisiyim evet. Bu bir Ro-Ro gemisi.

                Sonra ne oldu? Of. Başım çok ağrıyor. Sanırım kanamış da. Ensemde kan var. Tam olarak ne olduğunu hatırlamaya çalış.
                İsmim ne? Kadir miydi? Arkadaşlarımın ismini hatırlıyorum ama kendi ismimi hatırlamıyorum.

                 Off. Gözümü açamıyorum ağrıdan. Zorla kendini… Zorla. Merdivenlerden indim, motorlardan birini kontrol ettim. Gayet düzgün çalışıyordu. Ama bu odaya nasıl geldim? Oda sanırım 30 metrekare var. Yerlerde eşyalar var. Sanırım dökülmüşler.

                Hatırladım. Motorların sesini duyuyorum. Demek ki yakınım.
                Merdivenlere yöneldim. Sonra bir sarsıntı oldu ve kapıya çarpıp içeri yuvarlandım. Arkamdan kapı kapandı. Sonra gözlerim karardı.
                Uyandığımda ayaklarımı hissedemiyordum. Kaç saattir uyanığım bilmiyorum. Birkaç saat bağırdım ama kimsenin sesi gelmedi. Yukarıda bir sürü tayfa var ve kimse yokluğumu fark etmedi. Yok ondan değildir. Belki, belki onların da başına bir şey gelmiştir. Neredeyiz hiç hatırlayamıyorum ki…

İsmaiiiiiil! Kazııııııııııııım! Yardım ediiiiin!”

                Odanın köşesinde duvara yaslanmış bir şekilde, yeniden çığlık attı adam. Ama yine dalga ve deniz seslerinden başka ses gelmedi.
                “Ama hala motorlar çalışıyor. Çok tuhaf. Çok tuhaf… Ne oluyor… O sarsıntı neydi?”
                   Dedi adam.

                “Açım… Kaç saattir bir şey yemedim. Belki günlerdir uyuyordum. Olabilir. Üç günden fazla susuz yaşayamaz insan. Dudaklarıma dokunamıyorum ama çok acıdıkları kesin. Belki üçüncü gündeyim. Ama şu an susuzluktan çok, açlık yakıyor canımı. Karnımda sanki bir canavar bağırıyor. Canavar çıkmak istiyor.

                Hey. Hey dur dur, telefonum vardı benim. Ellerimi de hareket ettiremiyorum bacaklarımı da… Cebimde olup olmadığını nasıl kontrol edeceğim ki? Boynumu bükebilsem, ah. Sanırım cebimde değil. Of. Bacaklarım nasıl öyle yamuk duruyorlar. Kaç saattir o şekilde kansız kalmışlardır. Kesilmesin bacaklarım nolur Allahım bacaklarım kesilmesin” dedi adam…

                Yeniden sıçrayarak uyandı.
                “Rüya değil, rüya değilmiş. Saatlerdir buradayım ve hala gelen giden yok. Işık açık, motorlar hala çalışıyorlar… Belki birisi kontrole iner. Merdivenlerde sesini duyunca bağırırım. Uyuyor zannediyor olabilirler beni.”

               Adam tam bunları düşünürken motorlar sırayla kapandılar.
“Yakıt bitti! Demek ki kimse bakmıyor, demek ki uzun süredir açık denizdeyiz ve gemi tek başına gidiyor… Olamaz. Olamaz kimse yok gemide veya herkes öldü. Ne oluyor! Olamaz…”

                       Adam ölümün korkunçluğunu hissetti.
                Ölüm; deniz suyu gibi soğuk bir şekilde tüm gemiye doldu. Adam, adeta su alır gibi ölüm aldığını hissetti geminin. 
                Işıklar da kapandılar. Korkunç bir karanlık ölümle beraber tüm kamaraları dolaştı. Karanlık da ölüm gibi yumuşak adımlarla gezdi odaları. Adam ağlamaya başladı karanlığın içinde… Sabah olup olmadığını da anlamasının imkânı yoktu. Gözleri karanlığa alıştığında çok hafif bir şekilde bir şeyleri görebildiğini fark etti.
Yalnızlığı görüyordu ama… Boşluğu görüyordu ama…. Yarı baygın ölümü bekliyordu, ölümü göremiyordu ama seziyordu.

                Bir hışırtı sesi duydu.

                “Hey! Heeey! Yardım ediiin! Buradayııım!” diye tüm gücüyle bağırdı. Bağırdığını sandı. Ama aslında kuru dudaklarından kağıt hışırtısından başka bir şey çıkmadı. O anda onu gördü: Odanın köşesinde, elinde bir şey vardı ve onu yiyordu.

                “Alçak fare… Boşa umutlanmışım. Beni unuttular burada… Beş para etmez bir fareymiş.”

Fare korkak adımlarla yaklaşıyordu.

“Bu fareler insan da yer diyorlar. Olamaz. Bacaklarımı zaten hissetmiyorum. Uyumayım. Belki yer.” dedi ve bağırmaya başladı “defol, defol” sesinin çıktığını zannediyordu. Ama fare aldırış etmeden yaklaştı, yaklaştı. Adamın bacaklarına çıktı ve adeta üzerinde yiyecek bir şey olup olmadığına baktı.
                Sonra aşağı inip ortalıktan kayboldu.

                Fare de gidince adamın içini korkunç bir hüzün kapladı.                           Dostunu kaybetmiş kadar yalnız hissetti kendini.
                Daha sonra gözlerini saatlerce o köşeye dikip fareyi bekledi. Fare gelmedi.
Adam gözlerini tam uyku ile kapatacakken yeniden onu gördü.
İçinde inanılmaz bir sevinç filizlendi.
Fare yaklaştı, yaklaştı… Adamın yanında bir şeyler yemeye başladı.
Adam birden; Kâmil ile sahilde çiğdem çitleyerek muhabbet ettikleri günleri düşündü.
Sanki yanındaki Kamilmiş de çiğdem yiyormuş gibi hayal ederek fare’yle konuşmaya başladı:
“Fare, fare ne biçim ad be. Yakışır mı delikanlı adama böyle ad? Senin adın, Dumlu olsun. Niye Dumlu deme. Bilmiyorum anlamını. Ne bakıyorsun be? Sen işine bak yemeğini ye. Dinleme beni.
                Sizin hakkınızda pis falan diyorlar bak ama delikanlıymışsın. Kamil ile İsmail beni sattılar bir sen satmadın be…
                Kaç yıldır bu gemideyim, bir kere karşılaşmadık merdivenlerde bile… Yemek yerken de görmedim seni.
                 Bak gemiye de binişini görmedim. Evin nerede bilmiyorum. Seni bekleyen çoluk çocuğun var mı Dumlu? Evin nerede acaba. Neyse aldırma bana sen. Çenem düştü yine…”

                Adam gülmeye çalıştı. Ama fare gülmedi.

                “Ne konuşsak ki… Ne anlatsam ki sana… Bak Orhan Veli’yi bilir misin? Bilmezsin değil mi? Has şairmiş. Bak ne güzel şiir yazmış:
‘gün gelir alır başımı giderim
denizden yeni çıkmış bağların kokusunda.’
                Bağ ne ya? Kafa iyiymiş adamın. Herhâlde rakıyı fazla kaçırmış. Denizden bağ mı çıkar. Çıksa çıksa şişe çıkar. İçinde de şarap olur mu bilmem…”

                Fare pek aldırış etmiyor gibiydi adama. Ancak ilginç olanı yiyeceğini yediği halde boş boş yürüyor, metal zeminde tıkırtılarla geziyor ama bir türlü gitmiyordu. Belki adamın muhabbeti hoşuna gitmişti, belki yalnızca; sıkıntıdan.

 “işte o Orhan Veli bir kıza aşık olmuş
‘Kim söylemiş bana.
Süheyla’ya vurulmuşum diye?
kim görmüş söyle Dumlu! Kim!
Eleni’yi öptüğümü!
Yüksek kaldırımda gündüzün ortasında
Melahat yazmışım da sonra
Alemdar’a gitmişim öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat…
Kimin bacağını mıncıklamışım tramvayda
Güya bir de Galata’ya dadanmışız…
Kafalari çekip çekip…
Çok içermiş bu Orhan Veli çok.
Rakı sandalında balık olmak istemiş.
Orada alıyormuşuz soluğu…
Geç bunları, Dumlu geç bunları.
Geç bunları, geç geç bir kalemde bilir Orhan abi
bilir ne yaptığını.
ya o, Mualla’yı sandala atıp
Ruhumda Hicranin’i söyletme hikayesi ne?’

            Ya Dumlu, sana bir şiir okudum. Dünyada şiir okuduğum ilk faresin. Bak benim ne Muallam oldu ne Elenim. bir Aysun vardı. Sarı saçlı böyle. Sadece saçlarını hatırlıyorum ama. İşte Aysun beni terk etti biliyor musun?
             Neden terk etti bilmem ama çekip gitti. Ben de Orhan abi gibi rakı sandalında balık oldum. İşte bu kamarada yaşadığım yalnızlık gibiydi onsuzluk da. Aysun gittiğinde de böyle ellerim kollarım yoktu sadece gözlerim vardı ve acı vardı.
Şimdi acı da yok. Bu arada sen Sait Faik’i bilir misin? Bilmezsin tabi. Kültürsüz fare.
Senin gibileri niye öldürüyorlar anladım. Cahilsiniz. Aptalsınız. Ben sana Orhan Veli’den şiirler okuyorum.
Hiç göz teması yok. Hiç yakınlaşma yok. Bir iltifat yok, yorum yok.
Hiç gülümsemez mi bir fare? Çok susadım. Bir zahmet su ver desem kalkmazsın yerinden.
Sen kötü bir dostsun defol defol ulan defol!”

Fare nedensiz bir şekilde uzaklaşmaya başladı.

“Dur ulan Dumlu gitme! Şaka yaptım olum ya. Sen hiç anlamaz mısın şakadan?
Gel buraya. Sana Nazım ile Abidin Dino’nun hikâyesini anlatayım. Bak öyle cahil bir tamirci sanabilirsin ama şiiri çok severim. Abidin Dino da Nazım gibi bir şair. İkisi birlikte gezerken bir ciğercinin önüne gelmişler.
Karınları da çok aç, aynı benim gibi. Ceplerine atmışlar ellerini beş kuruş yok.
           Camdan bakıyorlarmış içeri boş boş. o sırada oradan Yaşar Nabi  geçiyormuş. Tanımazsın, o dönemde büyük bir derginin patronu. Paraları cebine tıkıştırıyor. Zengin mi zengin. Şişko mu şişko.
Bunlara ciğer ısmarlamış. İşte Orhan Veli de bunu duyunca durur mu hiç yazmış şiiri.
Kuyruklu şiir adı:

‘Uyuşamayız, yollarımız ayrı…
sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi’
Hey Dumluuu gitme, sadece şiir bu. Kediyi duyunca korktun tabi. Sendeki de can…
Tamam gel devamını anlatayım. Anlarsın…
‘Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
benimki aslan ağzında;
sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim
kolay değil hani,
böyle kuyruk sallamak tanrının günü’”

Fare ön ayaklarını kaldırdı ve adeta bir insan gibi ayakta durarak:
“niye Nazım Hikmet’e kuyruk sallamak falan demiş ki?”
Dedi.

Adam birden neşelendi. Önce birkaç dakika güldü. Sonra cevap verdi:
“Ha şöyle açılsın dudakların. Ağzını bıçak açmıyordu içim daralmıştı… İşte o dönemde Nazım Orhan’a laf sokmuş falan.
O da böyle atar yapmış. Şairin atarı da böyle olur. Biz atar yapsak kapı dışarı ediliriz. Neyin atarını yapacağım? Ellerim makine yağı… Geçenlerde kaptana bir şaka yaptım, senin göbek de gemiden on mil önde gidiyor diye, duba mı taksak dediydim. İki gün konuşmadı benimle. Ama onlar yapınca şiir oluyor vay…”

Fare:
“Deniz kızı hikâyesini de bilir misin?”
dedi.

Adam güldü:
“Bilirim tabi…”

Kapı açıldı ağırca. İçeri yüzgecini sürükleyerek bir deniz kızı girdi. Kızıl saçları vardı ve yeşildi yüzgeçleri.
Gülümsüyordu ve yakamozlar ışıl ışıldı gözlerinin içinde…

Adam deniz kızının gözlerine bakarak dedi ki;

“‘denizden yeni mi çıkmıştı, neydi;
saçları, dudakları, elleri
deniz koktu sabaha kadar;
yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi.
yoksuldu, biliyorum o da aynı bizim gibi Dumlu
-ama boyna da yoksulluk sözü edilmez ya-
kulağımın dibinde, yavaş yavaş,
aşk türküleri söyledi.

‘neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir.
Denizle boğaz boğaza geçen hayatında!
Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak, motor temizlemek.
kaptana hizmet etmek, koş yukarı, koş aşağı..
Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek…’
Deniz kızı adama yaklaştı ve kulağına eğilip:
‘senin tenin bahardan daha yumuşak…’
dedi.
'sana dikenli balıkları göstereceğim' dedi.
Adam güldü, devam etti:

                             Dikenli balıkları hatırlatmak için
                                      Elleri ellerime değdi.

o gece gördüm, onun gözlerinde gördüm;
gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde!
Sen bilmezsin Dumlu! Çıkmadın belki bu gemiden dışarı…
Onun saçları öğretti bana dalgayı;
çalkalandım durdum rüyalar içinde.’”

Denizkızı gülerek çıktı odadan. Oda aydınlanmıştı daha çok. Motor da çalışmaya başlamıştı yeniden.

Fare güldü ve:
“Sen bu kadar şiiri nereden öğrendin?”

Adam:
“Gençliğimde bir kızı sevmiştim.”

Fare cevap verdi:

“Hep öyledir zaten. Erkek âşık olur, kız olmaz, erkek şiir okur, kız beğenmez, her zaman daha yakışıklı bir adam vardır dışarıda...”

Adam:
“biliyor musun Dumlu, çok acımasız bir faresin sen. Manitan sana nasıl katlanıyor acaba.”

Fare kahkaha attı:
“Manita mı? Hangisi… Ahahaha. Katlanamasalar 150 çocuk yapmazdım yani.”

“Dumlu, içerisi aydınlandı gibi. Motor da yeniden çalışıyor. Sanırım kurtarmaya gelecekler bizi.”

Fare:
“Bana gün olur şiirini okusana, içimiz ısınsın…”

Adam:
“Gün olur, alır başımı giderim…
Denizden yeni çıkmış bağların kokusunda.”
Fare:
"Mısır kokusu da olsun mu?
"Olsun be dumlu… Mısırların kokusunda;
Şu ada senin, bu ada benim,
yelkovan kuşlarının peşi sıra.
gün olur, deli gibi..”

Odanın içinde gölgeler geziniyor. Ama insanlar yok. Sadece gölgeler var, gölgeler var…

“Kaç saat önce indi buraya?”
“Bilmiyoruz kaptan…”
“Huzur içinde yatsın.”

Carpe-Mortem
20.02.2012



Mondo Bongo

Joe Strummer & The Mescaleros - Mondo Bongo

Sözleri de benim çevirimle şöyle;

"Bir kumarhanede devriye geziyordum
Hainlerin bölgesinde aptal, çıplak bir dairede
-Borularından böcekler sallanan-
CIA arıyormuş telefonda;
Hesaptan düşülmüyor;
Şey… Hayat işte

Latin Karayibim (1), büyük davul çalıyor (2)
Çiçekler senin saçlarında güzel
Latin Karayibim büyük davul çalıyor
Kimse adalet olduğunu söylemedi, oh…

Zapatista’lar (3) için kızkardeşimden bile çalacağım;
Bütün perde ve dantellerini…

Boksit madeninin altında;
Kendi üniformanı giydiğin;
Öğle yemeği olmayan…
Evine giden tramvaya atla

Şahmat bebeğim;
Tanrı bizi ve ülkemizi kutsasın;
Nerede gezinirsek gezinelim;
Şimdi bizi eve götür, sıska (4)!

Latin Karayibim, büyük davul çalıyor
Çiçekler senin saçlarında güzeller
Latin Karayibim, büyük davul çalıyor
Kimse adalet olduğunu söylemedi, oh…”

Carpe-Mortem

1) Latino Caribo: Saçlarında çiçek olan kız, bunlar Latin ülkelerini ifade ediyor, sembolize ediyor.
2) Mondo Bongo: Büyük Davul, savaş davulları çalıyor demek istiyor.
3) Zapatista’lar ya da EZLN; Meksika’da bir devrimci sol örgüt.
Şarkı, Zapatista direnişini romantize ediyor.
(4) Flaquito: Eli kalem tutan, okumuş, yazan naif devrimciye laf sokma. Sıska demek.

Bu şarkı 112 defa dinlenmiş.

Hani Paramparça Ruhunda

image

Sezen Aksu kalemi alır eline ve dökmeye başlar kelimeleri kağıda; "Sanki zaman zaman ölür gibi… Acısını, çilesini, çekmediysen…" ve son noktayı koyar şarkısına; "bekleyen dargın anıların gibi…"


Sezen Aksu'nun yazdığı bu şarkıyı ilk defa Tülay Özer seslendirir 1978 yılında ve çıkardığı 45’likle listelerin zirvesine ulaşır. Daha hafif, daha yumuşaktır. 1979 yılında, Ferdi Özbeğen şarkıyı yeniden yorumlarken ritmini biraz yavaşlatır; mülayim bir hüznü daha ağır basar; ancak 1980 yılında Nebahat Çehre yorumladığında onu bir arabesk şarkısına dönüştürür. Tülay Özer'in yorumundaki hafif neşeli giriş kısmı, Ferdi Özbeğen'in yorumundaki piyano hüznü gitmiş, bütünüyle ağır bir hava gelmiştir şarkıya. 


image


Bundan sonra tam 21 yıl kimse şarkıya dokunmaz, ta ki 21 yıl sonra Yonca Lodi onu Aşkta ve Ayrılıkta albümünde tekrar yorumlayana dek. Bu defa şarkı tamamen bir pop şarkısıdır ve müzikli mekanlarda çalacak, eğlenceli bir havaya bürünecektir. Sanki artık bir kavuşma vardır, ancak yanyana hasret vardır. 

2005 yılında, şarkının 27. yaşında Ata Demirer, çıkardığı Makara albümüne koyarak şarkının belki de en kötü yorumunu yaparak yeniden gündeme getirir. Müzikle uyumsuz tınıda, başarısız bir prodüksüyonla sunulan ve yeniden arabeskleştirilmiş şarkıyı sonunda yazarı; Sezen Aksu belki de bu kötülükten kurtarmak için 2009 yılında tekrar sahiplenir ve onu Yürüyorum Düş Bahçelerinde albümüne koyar.


image


Sezen Aksu yorumunda adeta bütün yorumlardan bir şeyler katmıştır. Tülay Özer’in müziği Nebahat Çehre'nin hafif arabeskini kazanmış, Ferdi Özbeğen'in nazik ve mülayim hüznü eklenmiştir. Yonca Lodi'nin basları ve perküsyonu gelmiş şarkı son haline ulaşmıştır.

Hani büklüm büklüm boynunda
                   Hani paramparça ruhunda
                              Hani soran gözlerle kapında
                                       Bekleyen dargın anıların gibi

Carpe-Mortem


Önceki şarkı dosyam: Bana Esmeyi Anlat 


Çay Yaprakları, İzmir ve Türkiye’nin Kahvehaneleri

image


Bu fotoğrafı 13 Haziran 2014'te, İzmir'de küçük bir sahil kahvesinde; aynı zamanda mektup arkadaşım olan sevgili Safiryaa ile çay içerken çekmiştim. Onunla uzun süredir mektuplaşırız ve edebiyat, şiir, kitap, müzik ve aklınıza gelebilecek her konuda tartışırız. Hakkımda çok şey bilir ve dostumdur, sırdaşım, edebiyat yoldaşımdır. Hatta takma adının Safirya olmasında benim şu öyküm etkili olmuş, öyle der.

İki çay söylemiştik ve bolca edebiyat, bolca kitap konuşmuştuk. Denizin kokusu hala burnumda… Yeniden yolum düşerse eğer İzmir’e, yeniden çay söyleyeceğim ona ve dinleyeceğim bana aktardığı aydınlık hikayeleri…

Çay diyordum ya, çay başkadır "okuyan" için… Eskiden sevmezdim, içmezdim pek. Ancak sonradan, çayı daha bir sever oldum. Fotoğrafta şekerler var ama aslında çayı şekersiz içerim, şekerle içeni de kınarım.

Bugün bayram ziyaretinde, İ. amca bize çayın nasıl içileceğini anlattı uzun uzun. Ben de size anlatayım, İ. amcaya göre çay büyük bardakta ve mesela kupada içilmez. Bardağın yarısına gelene kadar soğuyacaktır. Çay minik bardaklarda içilir. Eskiden ne zaman bir kahvehaneye gitsem küçücük bardaklarla gelen çayın beni kazıklamak için olduğunu zannederdim. İ. amca diyor ki, “çayın makbulü küçük bardakta olanıdır” ve ekliyor: “Çay doldurulmadan önce bardak sıcak suya tutulup ısıtılır. Sırada bekleyen bardaklar metal bir tepsinin üzerine akıtılan sıcak suda dururlar. Sırası gelen bardak sıcak suya tutulur ve ardından çay doldurulur.”
İ. amca bir kamyon sürücüsü ve Türkiye’nin hemen her ilini, İran’ı, Suriye’yi, Irak’ın çoğunu, Azerbaycan’dan Gürcistan’a; Bulgaristan’dan Sırbistan’a bu coğrafyanın yollarını arşınlamış. Gittiği her yerde kurmuş sehpasını ve doldurmuş kendi çayını. Kahvehanelerdeki büyük bardaklardan içmek istemediğinden, her yere götürdüğü ince belli minik bardağı varmış. 
Diyor ki “Çayın demleme suyunu koyduktan sonra ağzını sigaranın jelatini ile kapatmak gerek”, çay demlemenin en önemli noktası adı üstünde “demleme” aşaması. Her şeyden önce çay suyu elektrikli ısıtıcı gibi şeylerle ısıtılmaz. Taze pınar suyu olmalı, hazır sular gibi mineralden arındırılmış olmamalı. Pınar suyu da direk soğukken konmaz. Oda sıcaklığına gelene kadar bekletilir ve sonra kireci her daim temizlenmiş çaydanlığa konur, kömür veya odun ateşinde kaynamaya bırakılır. 

İyi çayın bir diğer sırrı, demliğin sıcak olması. Tıpkı bardağın sıcak olması ne kadar önemliyse demliğin de sıcak olması o kadar önemli. Demlik çaydanlığın üzerinde durmalı boş bile olsa. Çünkü kaynar su dökülürken hızlıca soğur ve çayın tadını bozar. İşte çay yaprakları demliğin içinde beklemeye bırakıldı ve o muhteşem koku buhara karıştı… İnsanı, sonrasında gelecek o sıcacık lezzete hazırlıyor…

Güzelce, kıvamına gelene kadar bekletildikten sonra çay; önceden ısıtılmış bardağa dökülür. İ. amca’ya göre iyi bir çay tiryakisi çayın kokusundan anlar markasına dek. Asla kaçak çay içmez, her zaman Karadeniz’in çaylarını içer…

İşte böyle, burnumda hala İzmir’deki içtiğim o çayın kokusu varken; İ. amca’yı dinliyorum… Türkiye’nin dört bir yanındaki hikayelerini anlatıyor bana, bize. 


Carpe-Mortem
Yozgat


To Mystiko

Maria Farantouri - To Mystiko 

Sözleri Yannis Tsatsopoulos’a ait. Sözlerinin bir kısmı şöyle:

Bir sırrım var, narin bir beyaz çiçek, senin adına konuşan
Gelmiyorsun diye buraya, kapatmış kendini, konuşmuyor kimseyle
Bir sırrım var, küçük ve parlak bir ay, seni kaybettiğim zaman parıldar sadece
Rehberim olur benim o, her “seni seviyorum” deyişimde, telaşa kapılmadan…

Bu şarkı 168 defa dinlenmiş.

Rüzgar ve Esip Geçmek

image

Sözleri İlhan Şeşen'e ait bir şarkı: Rüzgar. İlk defa 1992 yılında Leman Sam, Ayak Sesleri albümüne koyacaktır bu şarkıyı. Albüm Leman Sam'ın efsane albümüdür. İçinde İlla ve Kıyamam Sana parçaları vardır ki listeleri altüst eder. Rüzgar, bu dönemde belki de bu şarkıların gölgesinde kalır.

image


Tam 6 yıl sonra İlhan Şeşen, cesaretini toplayacak ve bu şarkıyı Rüzgar (Bana Esmeyi Anlat) şeklinde single olarak sunacaktır. Çekilen şahane kliple birlikte, şarkıcıya eşlik eden Heybeliada'da yaşayan bir Anadolu Rumu olan Vasiliki Papageorgiou’nun muhteşem sesi şarkıyı en yüksek zirvesine taşır. İlhan Şeşen, 21 Mart 1998’de grubunun seçmelerinden oluşan Mest of Gündoğarken albümüne alır şarkıyı.



Yıllar sonra, 2008 yılında, muhteşem insan Barış Akarsu tekrar yorumlayacak, ardından 2010 yılında bir yorum da Muazzez Ersoy’dan gelecektir gelmesine ama hiçbir yorum, hatta Leman Sam'ınki bile, Vasiliki ile düet yapan İlhan Şeşen'in lezzetine ulaşamayacaktır.

Şarkının sözleri şöyledir;

Penceremin perdesini
Havalandıran rüzgar
Denizleri köpük köpük
Dalgalandıran rüzgar
Gir içeri usul usul
Beni bu dertten kurtar
Yabancısın buralara
Nerelerden geliyorsun
Otur dinlen başucuma
Belli ki çok yorulmuşsun
Bana esmeyi anlat
Bana sevmeyi anlat
Bana esmeyi anlat
Esip geçmeyi anlat

Anlat ki çözülsün dilim 
Ben rüzgarım demeliyim 

Rüzgarlığı anlat bana
Senin gibi esmeliyim
Ah ayera pu anemizis
Tu pelagu ton afro
Ah ayera pu froizis
Me tu lihnu mu to fos
Fisa mesa stin kardia mu
Skorpise mu ton kaymo
Fisa mesa stin kardia mu
Skorpise mu ton kaymo

Mathemu to fisigmasu
Pareme sto petagma su
To ksimeroma na me vri
Stin enheria angalia su

Türkçe kısmı bittikten sonra başlayan Yunanca kısmının anlamı aşağı yukarı şöyledir:


"Denizin köpüğüyle;
Ah oynayan rüzgar
Lambamın ışığıyla…
Kalbimin içinde es
Acımı dağıt

Bana esmeyi anlat;
Beni de al götür
Sabah beni bulana kadar
Yumuşacık kucağında…”

Şarkının anlattığı kadar huzuru, uzaklaşmayı ben bozkırda hissettim hep. Ne zaman ki bozkır rüzgarı otları uğuldatsa, hep bir yerlere götürdüğünü hissederdim içimdeki öfkeyi, yalnızlığı ve hüznü.
İlhan Berk diyor ya;
"o rüzgar nerde olursak olalım
ana eli gibi her zaman yanımızda”

Gerçekten de öyleydi o rüzgar, her zaman yanımızda, her zaman bitişiğimizde ama onun farkına varmazdık. Bazen öfkelenir yıkardı önüne geleni, ama genelde anlaşılmazdı; dağlarla konuşurdu, ovalarla sevişirdi.

Oysa ona bağımlılığımızı da bilmezdik:

”rüzgâr yelkensiz de olsa gene rüzgârdır.
ama rüzgârsız yelken bir bezdir.”

Diyor Özdemir Asaf, ne güzel anlatıyor ona olan bağımızı. Sürüklenirdik onunla, ama ona asla teşekkür etmeden. Dinlemeden asla onu…

Bazen de Turgut Uyar'ın çağrısına kulak verir rüzgar:

"bize başka havalar getir biraz
ıhlamur koksun, sakız koksun.”

image


Ihlamur kokusu getirir, sakız kokusu getirir. Bazen de bir öpücük nedeni olur Cahit Külebi’nin çatlamış dudağına:
"Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!”

Sabahattin Ali'nin yükselir çığlığı "rüzgâr! sana, yalnız sana benzemeliyim." der, ve bir rüzgar gibi eser Kuzeybatı sınırında memleketimin. Ve Birhan Keskin dağılır rüzgara;
rüzgar sana karıştım 
seninle değiştim kendimi” derken.

Dağıtır öyküleri uzak ülkelere Rüzgar. Yedi tepeli şehirde dolaşır, dünyanın dört bir yanına götürür belki bir kadının kokusunu..:

Ve tekrar sorar İlhan Şeşen;
Yabancısın buralara 
Nerelerden geliyorsun “
ekler:
"Otur dinlen başucuma;
Belli ki çok yorulmuşsun”


Carpe-Mortem


Okula Burun Kıvırmak

Bir sürü blogu gezdiğimde özellikle pazar akşamları; en çok şikayet edilen şey şu:

"Yarın sabah okul var :(" 

Tamam insanoğlu bir iş zorunlu olduğunda yaparken keyif almayabilir. Ama bir şeyi güzel yapmanın yolu, çekilir yapmanın yolu sürekli şikayet etmek; mızmızlanmak değildir.

Ben köy okulunda okudum, okula her gün hevesle gittim. Orası benim sosyalleşme yerimdi, orası benim arkadaşlarımı tek gördüğüm yerdi. Çünkü taşımalı okuldaydık. Köyümüz ile okulun arası yürüyerek gidilecek gibi değildi. Arkadaşlarımı görmemin tek yolu okuldu ve bu yüzden heyecandan uyuyamazdım pazar geceleri… Onlara anlatacak çok şeyim birikirdi.

Sen “yeaa okula gidiyorum ühüü” diyorsun ama; bak işte Muş’un Korkut ilçesindeki bu çocuklara:
image

Okula gitmek için bu köprüyü geçmek zorundalar. Onların bu dünyaya tutunmalarının, bir hayat kurmalarının tek yolu bu.
image

Okula gitmek için onca yolu aşmak zorunda kalan bu çocuklara ne demeli?
İnan ki onların arasında ne bilimadamları çıkıyor, ne hakimler, ne yazarlar çıkıyor, çıkacak da… Onlar şimdi seninle aynı sokaklarda yürüyorlar, seninle aynı kafelerde yemek yiyorlar ve geçmişlerini, verdikleri mücadeleyi asla unutmuyorlar.
image

Bu çocuğu ki ismi Semra Sağır; annesi taşıyor sırtında, çünkü kendisi engelli ve yürüyemiyor. Annesi her gün götürüyor onu okula ve okul çıkışı sırtında getiriyor eve. Onun annesinin bir umudu var, bu köyden bu şalvardan bu çamurdan yükselip bir yerlere gelmesi… Bir gün bu günleri unutmaması…


image

Bu çocuklar Şemdinli’de okul servisleri sık sık çamura saplandığı için inip servislerini itiyorlar. 


image

Erzurum’un Çat ilçesindeki bu çocukları babaları taşıyor sırtında bu çayı geçmek zorundalar okula gitmek için. Ben inanıyorum onlara, bu çocukların çoğu aydınlık ülkemin aydınlık nesilleri olacak. Çünkü onlar zorlukları biliyorlar, zorluk nedir biliyorlar.

Burada yaptığım şey ajitasyon değil. Sen kolayca sahip olduğun şeylere burun kıvırabiliyorsun ama senin sahip olduğun şeyler gerçekten büyük şeyler. Benim vermek istediğim mesaj bu. Sahip olmadığın şeylere üzülmek yerine sahip olduklarınla mutlu olmayı bilirsen canın daha az yanar. İnan ki hayat böyle daha kolay. Okul okumak, üniversite okumak, üniversite mezunu olmak, bir işe girmek, karnının doyması, temiz bir sicilinin olması, organlarının sağ olması… İnsanların birbirinin kafasını kestiği bu Orta Doğu coğrafyası içinde o kadar yüksek hayat koşulları ki…

Hayatımın en lezzetli şeylerinden biri cebimdeki tüm paraları koyup denkleştirdiğim döner ayrandı. Şimdi işim var, gidip rahatça yiyebiliyorum ama o günleri unutmadım. Onun tadı hala damağımda.

Her şey kötü mü, halk kütüphaneleri var. Gidip ücretsiz 3 kitap ödünç alabiliyorsun ve 14 gün sende kalabiliyor. Bu bile muhteşem bir şey değil mi?

Okumak büyük şey, düşünmek büyük şey ve sahip olmadığın şeyler canını yaktığında, sahip olduğun şeylerin büyüklüğünü düşün...


Carpe-Mortem
Yozgat





İlüzyon

Sen 
İçine hapsolduğun bedeninle beraber yaşlanacaksın.
İçine hapsolduğun bedeninle beraber yitip gideceksin:
Adın kalmayacak senden ileriye;
Ne bir anma töreni;
Ne de meydanlara dökülmüş aydınlık yürekler.
Hiçbir kitapta geçmeyecek adın;
Kaynakçalarda olmayacaksın;
Torununun torunu doğduğunda, 
Kimse uğramayacak mezar taşına.

Çünkü düşlerin sonsuzluğuna kürek çekmek yerine;
Gerçekle yetindin.
Karnını doyurabildi saman tadındaki ziyafet masaları.

Ne dünyayı daha iyi bir yer yapmak için mücadele verdin,
Ne de kalktı bir mitingde havaya elin;
Bir tek tablo çizmedin,
Bestelemedin tek bir şarkı;
Hiçbir tiyatroda oynamadın
Okumadın, yazmadın, düşünmedin.
Sahip olduğunu sandığın şeyler yetti sana;
Oysa onlara bile tamamen sahip değildin.

Carpe-Mortem
Gece Karamsarlıkları