Annemin Gururlanma Hikayesi

"İnsanın evladıyla gururlanması bambaşka bir duygu" diyor. Memleketime geldiğimde, annem bana zeytinli poğaça yapmış. Hastası olduğumdan değil; Facebook’a yazdığım bir yazıyı görmüş ve hüzünlenmiş:
               ”Zeytinli poğaçaya zeytin koyan bir poğaçacı görürseniz haber verin.” yazmışım.
Aylar önce yazdığım bu yazıya o denli üzülmüş ki, bunca zaman düşünüp durmuş. Otobüse bindiğimi öğrendiğinde, hemen oturmuş poğaça yapmaya başlamış.


"Nasıl olmuş?" diye soruyor. Ağzım doluyken gülümsüyorum. Poğaçanın yanına pastırma koymuş. Kupayla da çay getirmiş. Şekeri bırakmama artık alıştığı için, bu defa kaşık koymamış.
"Eline sağlık" diyorum. "Bir cuma sabahı daha ne kadar güzel olabilir ki? Annecik" diye ekliyorum. "Ne zaman dalıyoruz benim kütüphaneye."
Kaşları çatılıyor:
"Gözümde büyüdü, sonra el atsak…"
Ben üşendiğini anlıyorum, üstelemiyorum. "Sen bana deterjanlı su ver, ben silerim kitapları."
Yalnızca sözde kalıyor, silmeye üşeniyorum. Nasılsa taşınacağım. Annemin oğluyum -nihayetinde.

Akşam yemeği masasına oturunca, yeşil gözleri kocaman; gülümsüyor: nedenini soruyorum, "Masaya 4 kaşık koyduğuma bir an inanamadım" diyor. Benim de neşem yerine geliyor. Sonra birden hüzünleniyor. "Keşke T. de burada olsaydı, artık hepinizi bir masaya toplayamıyorum" diyor. Ardından, bana İzmir’de okuyan ortanca kardeşim T. ile olan hikayesini anlatıyor uzun uzun. Geçtiğimiz günlerde ziyaretine gitmişti.
Diyor ki,
"Sokakta elimi tuttu sıkıca, ve yürürken herkese ‘bakın bu annem; bakın annem’ diye beni gösterdi. Kantinci kadına bile ‘D. abla bak bu annem’ diye beni tanıttı." ve ekliyor: "Beni gururla gösterdi insanlara. Ben de boynum dik ‘T’nin annesiyim' dedim.”
Kahkaha atıyorum, sevgili kardeşim T. nasıl da biliyor bu yeşil gözleri mutlu etmeyi.
"Belli ki memnun gelmişsin İzmir’den" diyorum.

O da “Evet” diyor. "İnsanın evladıyla gururlanması bambaşka bir duygu" diye ekliyor. "Sizler benim hazinemsiniz."

Çayımın bittiğini ben söylemeden görüyor ve bardağımı dolduruyor.

Carpe-Mortem
Yozgat

Anonymous: Ve son olarak, günün keyifli ve uzun soluklu bir pazar kahvaltısıyla geçmesi dileğiyle. :)

Diğer iki mesajının özel kalması gerektiğine inanarak;
yazdığım bir öyküde kendi hikayeni bulmana hem gülümseyip hem de hüzünlenerek;
Teşekkür ediyorum sana. Her kimsen, pazar sabahımı mutlulukla doldurdun. Ayrıca, her kimsen; neredeysen, bence mesajlarında söylediğin gibi "bomboş" değilsin. 
Senin nezaketin ve hüznün dağlara, ovalara bedel.

Anonymous: "Sen yalnızca önünden geçiyorsun kitapların. Ben onların içinden geçiyorum" çok beğendm bu cümlenizi.. Ve bence harika bir cevap olmuş. Kitapları yaşamakta bir kültürdür benim nezdimde yabana atılmayacak şeylerin en başında gelirler benim için.. :)

Teşekkür ederim yorumunuz için. Aynı fikirdeyim.

Anonymous: Bu kitap deliliği nedir ya anlamıyorum sizin artistliğinizi. Kitap işte topu topu.

Kitapları ben yalnızca içerikleriyle, öğrettikleriyle değil; aynı zamanda obje olarak da seviyorum.
Bir kitapçıya gittiğimde kapak tasarımlarını, baskı kalitelerini, cilt kalitelerini inceliyorum.
Şahane kitap kapakları gördüğümde içeriğini gözardı edebiliyorum. Aldığım kitapları kütüphaneme dizmek benim için ayrı bir mutluluk. Onları alınca ilk sayfasına ismimi yazmak bir tören.
Kabartma ciltler, eski yaldızlı ciltler. Eski kumaş ciltler….

Dedemin ciltci dükkanı olduğundan ve babamın da orada ara ara çalışmasından ötürü ben de çocukken gider; kitap nasıl ciltlenir izlerdim. 
Kitapların ciltlerine basılan yazıların kurşun kalıplarına dokunmama izin vermezlerdi ve tabii ki cilt kesim makinesi benim için bir "canavar" idi. O vakitler, o kurşun harflere uzaktan bakar bakar heveslenirdim. Üniversite bittiğine, üniversitede yazdığım bütün yazıları bastırıp orada kendi elimizle ciltledik. Nasıl bir mutluluktu bilemezsiniz. Yazmak ve yazılanın kitaba dönüşmesi mutlulukların en büyüklerinden olmalı. 
Kitap yalnızca kitap değil. Topu topu kitap” değil. Kapağıyla, kağıdıyla, kokusuyla, kütüphanedeki duruşuyla, tarihiyle, yazarın izleriyle, baskı hatalarıyla… Bir dünya, bir şehir, bir insan aynı zamanda.

Sen yalnızca önünden geçiyorsun kitapların. Ben onların içinden geçiyorum; sevgili anonim.

Nihai Mutluluğa Dair

-"Daha 24 yaşındasın "nihai mutluluk" nedir nereden bileceksin?”
Dedi. Ben de dedim ki;
-"Düşününce beni en çok mutlu eden şey; gelecekte bir gün; -henüz doğmamış- kızımla balkonda oturmuş, ayaklarımızı uzatmışız ve çay içerek kitap okuyoruz bilmediğim şehirlere, denizlere, ovalara ve dağlara karşı.”

Evet. Sanırım beni neyin mutlu edeceğini biliyorum.

Anonymous: Carpe, bu ay hangi kitapları okudun ?

Son okuduğum kitaplar:


Nazım Hikmet - Henüz Vakit Varken Gülüm
Richard Bach - Martı
John Steinbeck - İnci
J. G. Ballard - Çarpışma
Jaap ter Haar - Hayatı Sevmeye Dair
Sait Faik Abasıyanık - Mahalle Kahvesi
Edip Cansever - Sonrası Kalır cilt. 2
İlhan Berk - Eşik
Amin Maalouf - Doğunun Limanları
Stephen Hawking - Zamanın Daha Kısa Tarihi
Jean Baudrillard - Kötülüğün Şeffaflığı
Emil Cioran - Çürümenin Kitabı
Martin Griffiths - Uluslararası İlişkilerde Temel Kavramlar
Leonard Cohen - Görkemli Kaybedenler
Faruk Sönmezoğlu - Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi
Linda Gamlin - Evrim

Mecburiyet

Ben susuyorum. O bana soğuk bir şeyler getiriyor.

Kalbi kırık, başını omzuma koyuyor. Bir şeyler anlatacak bile gücü yok.
Benim anlatmamı bekliyor.
Havadan sudan bahsediyorum ama bu ona iyi hissettirmeye yetiyor.
Birisi çekip gittiğinde anlatacak çok fazla öfkeniz olur.
Oysa birini geride bırakıp gitmek zorunda kaldığınızda çoğu defa diş sıkarsınız yalnızca.
O buna, "mecburiyet" diyor.
Siz bunlara “bahane” dersiniz.

Ben susuyorum. O fısıldıyor: "susma"

Doğmamış Kızıma, Ölüme Dair Mektup

Sevgili, doğmamış kızım.

Otobüste yazıyorum sana bu mektubu.
Karanlığın içinde parlayarak dans ettiğini gördüğüm şeyin, halüsnasyonum olmadığını ve bir tilkinin gözleri olduğunu fark ettim az önce.
Belki sen de büyüdüğünde, tilkinin gözlerinin bozkırda parlayışına şaşıracaksın.

Arka koltukta oturan yaşlı teyze bağırarak konuştuğu için, yol boyu kulaklıkla müzik dinledim. Aynı şarkıları dinledim sürekli… Belki sen de aynı şarkıları dinleyeceksin yüzlerce defa.
Ve o teyze, sen mezuniyet balonunda kepini havaya fırlattığında, belki çoktan ölmüş olacak.
Onun mezar taşının etrafı otlarla dolacak.

Sevgili doğmamış kızım.
Sen kendi kızını severken, bu otobüstekilerin çoğu artık yaşamıyor olacak. Sol koltukta cam kenarında oturan kadın, onun önündeki amca; hatta belki otobüsün şoförü.
Kimi trafik kazasında ölecek, kimisi kanserden, kimisi böbrek yetmezliğinden…

Sen torununun ne kadar güzel gözleri olduğunu insanlara gösterirken, tamamına yakını artık toprak olmuş olacak.

Senin torunun mezuniyet balosuna giysi seçerken, üzülme ama, belki ben de çoktan ölmüş olacağım.

Şimdilik hepimiz yaşıyoruz ve iyiyiz. Arkamdaki teyze bağırarak konuşuyor, cam kenarındaki kadın karanlığa dalmış gitmiş. Şoför neşeli. Otobüs ilerliyor ve klima bozkırın kokusunu metalik bir hale sokuyor.
Oysa senin hikayen daha başlamadı bile.

Carpe-Mortem
Kirikkale-Yozgat arasi.

Taşlardan Yaratılmış Bir Adamsın Sen

Taştansın diye “kötü”sün mü sandılar.
Taştanlığının
da bir güzelliği var.

Malakit gözlü güzel bir adamsın sen hey; tenin; mali garnet;
Hüznün amazonit gibi turkuazi;
Moldavit gibi narin; aytaşı gibi ışıltılarla dolu gözlerin.

Gözlerin; malakit. gibi turkuazi;
Kalbin andezin; ama obsidyen kadar sert;
Onu terk ederken, oniks kadar kara.

Sözlerin;
Aksinit; 
Şirinlik yaptığın zamanlarda peridot gibi pırıl pırıl bir yeşilliği;
Yeşilliğin; yani senin yeşilliğin.

yeşimiliğin.
Ve senin huzurun; serpentin.

Güçlülüğün danburit;
Özgüvenin spinel.

saflığın topaz berraklığında; oysa kendinliğin; 
laciverdi; Lapis lazuli.

Malakit gözlü bir adamsın sen.
Sana taştan diyorlar.
Elmas kadar kırılgansın. -Üstelik.
Safir kadar efsuni.
Efsunisin sen.

Carpe-Mortem.

———————————————————————————————————————————-

Malakit:

Mali Garnet:

Amazonit:

Moldavit:

Andezin:

Obsidiyan:

Oniks:

Aksinit:

Peridot:

Yeşim:

Serpentin:

Danburit:

Spinel:

Topaz:

Lapis Lazuli:

Safir: