Tek Başına ve Hür

Barın ışıkları sürekli yanıp sönüyor, çalan dubstep tarzı müziklerin ritmine uyuyor.

Ayağa kalkıyor, elbisesinin içinde görünen boynu beyaz bir güvercin gibi kanat çırparken o; dans ediyor.

Kapatıyor gözlerini, elbisesini etrafında savurup dönüyor birkaç defa.
Oradaki tüm adamlar yaptıkları şeyleri bırakıp ona bakıyorlar.
Tüm kadınlar, tüm adamlar ona bakıyorlar.

Müdahale etmiyorum. Kimse müdahale etmiyor. Kimse edemez.
Saçlarından savrulan parfümü sadece ben hissediyorum. Ona en yakın oturan benim. Oysa, buna rağmen;

Gözlerini açıyor, başını müziğin ritmine uydurup, bana doğru yaklaşıyor.
Masaya geldiğinde, birden sırtını dönüyor, dans etmeye devam ediyor.
"Bana hiç kimse sahip olamaz" dönüşü bu.
"Kimseye ait değilim" hareketi.

Dans eden adamlardan biri, ona doğru yaklaşıyor. Adam onun dikkatini çekmiyor. Diğer adamlar da… Etrafında bir astreoid halkası gibi, adamlar ve kadınlar yaklaşıyorlar, dans ediyorlar, dönüp uzaklaşıyorlar… Yakınlaşıyorlar… Uzaklaşıyorlar…

Işıklar onun üzerinde yüzlerce el gibi geziniyorlar. Saçlarının arasında ışıklardan parmaklar dolaşıyorlar. Öyle ki, elini atıp saçlarını savurduğunda kristal kristal ışıklar da sağa sola saçılıyorlar parfümüyle beraber, onun.
O mutlu.

Çünkü o, özgür.
Çünkü dans ediyor.

Carpe.
Ankara-Karanfil 2. Caddesi.


Bizim hikayemizden geriye kalanın yalnızca bu, kokulu mum olduğunu fark ettim az önce.
Onca anıdan geriye kalan, elle tutulabilir tek şey.Senin var olduğunun, seninle bir hikayemiz olduğunun tek kanıtı.O günü hatırlatıyor bana, bunun gibi bir sürü kokulu mum almıştık ve odanın köşelerine koyup yakmıştık. Dulce Pontes çalarken, Çançao Do Mar;

Gözlerimin içine gözlerini iki hançer gibi saplamıştın ve bana "beni bırakıp gidersen, öldürürüm seni!" demiştin.
Sonra gülümsemiştin,Ciddi olmadığını göstermeye çabalar gibi…
Benim gömleklerimden birini giymiştin ve odanın içinde dönüp durmuştun.Hatırlıyorum da, duvara astığımız Audrey Hepburn posterine sırtını yasladığında, senin fotoğraflarını çekmiştim. O fotoğraflar ve diğer tüm fotoğrafların yitip gitti.Bir de bana, canının şeftalili buzlu çay çektiğini söylemiştin.
Şimdi anılarını yaşatmaya çalışıyorum gizlice.Bu mumu saklıyorum, Dulce Pontes dinliyorum ve şeftalili buzlu çaya bayılıyorum. Bir de Audrey Hepburn çok güzel bir kadın.
Carpe.

Bizim hikayemizden geriye kalanın yalnızca bu, kokulu mum olduğunu fark ettim az önce.

Onca anıdan geriye kalan, elle tutulabilir tek şey.
Senin var olduğunun, seninle bir hikayemiz olduğunun tek kanıtı.
O günü hatırlatıyor bana, bunun gibi bir sürü kokulu mum almıştık ve odanın köşelerine koyup yakmıştık. 
Dulce Pontes çalarken, Çançao Do Mar;

Gözlerimin içine gözlerini iki hançer gibi saplamıştın ve bana "beni bırakıp gidersen, öldürürüm seni!" demiştin.

Sonra gülümsemiştin,
Ciddi olmadığını göstermeye çabalar gibi…

Benim gömleklerimden birini giymiştin ve odanın içinde dönüp durmuştun.

Hatırlıyorum da, duvara astığımız Audrey Hepburn posterine sırtını yasladığında, senin fotoğraflarını çekmiştim. O fotoğraflar ve diğer tüm fotoğrafların yitip gitti.

Bir de bana, canının şeftalili buzlu çay çektiğini söylemiştin.

Şimdi anılarını yaşatmaya çalışıyorum gizlice.
Bu mumu saklıyorum, Dulce Pontes dinliyorum ve şeftalili buzlu çaya bayılıyorum. Bir de Audrey Hepburn çok güzel bir kadın.

Carpe.

Parantez İçinde Soru Cümleleri

Unuttun mu?
Kumlara yatmıştık ve Martha Mavroidi dinlemiştik saatlerce, 
O gün, 
Yıldızları izleyemediydik -gökyüzü bulutluydu da;

Konuşacak konumuz da kalmamıştı.
Ne diyecektim ki sana?

Parantezler içinde soru cümlelerimiz vardı. (Ne gibi?)
Kafanın içinde sorular denizi vardı. (Neler düşünüyordun?)
(Neden burada değilsin?)
(Neden hissedemiyorum seni?)
(Neden mutlu edemiyorum seni?)
(Şiir okusam kalır mısın?)

Hepsinden öte:
(Nereye gidiyorsun?)

Derdin ki, "bir aşk hikayesinde noktalama işaretleri yoktur"
ve eklerdin: "Sadece noktayı kast etmiyorum, soru işareti de yoktur."
(Neden gidiyorsun öyleyse?)

Hey!

Unuttun mu?
Söyleyecek sözümüz kalmadığında, öpüşürdük biz seninle.

Öpüşecek düşümüz kalmamıştı.
Ne sunacaktım ki sana?

Gülüşümüz kalmamıştı.
Ne sunacaktım ki sana?

Düşüşlerden başka.
(Unuttun mu? Düştüğümüzde, yara bere içindeyken de öpüşürdük biz seninle.)

Carpe.


Huzursuz Cumartesi Sabahları

Yatakta huzursuzca dönüyor.. Hissizleşen kolunu başımın altından çekiyor. Birkaç saatten beri ikimiz de uyuyamıyoruz; gözlerimiz açık, karanlığı izliyoruz. Hiç olmayan yıldızları…

Kulağıma, diline takılmış şarkının son dizelerini fısıldıyor:
Who’s gonna love you like I do
Wh’s gonna kiss you like I do…”

Uzun bir kayboluş başlıyor.
Ona dair ufak detayları düşünüyorum.
Otogarda insanları uğurlamayı sevmeyişini… -Her zaman el sallamadan giderdi.-
Limondan, ucuz parfümden, tespih sallayan insanlardan ölesiye nefret edişini…
Ne zaman birinin saçları rüzgarda uçuşuyorsa; hipnotize olmuş gibi bakakalışını. -Hiçbir şey o an, bundan daha önemli değilmiş gibi gelirdi ona.
İçinde tanecikler olan şeyleri yerken mest oluşunu;
Hayata dair her zaman umursamaz oluşunu,
Çamaşırlarını askıya renklerine göre sıralamasını…


Güneş odaya yavaşça doluyor.
Sabahın o ürpertici serinliği hala hissedilir, -bir cumartesi sabahı.
Yatakta oturuyorum ben. 
O da uyumuyor, gözleri kapalı ama uyumadığını nefes alışından anlarım.
Bana dönüyor, belime sarılıyor.
Hala aynı sözleri fısıldıyor;
"Seni benim gibi kim öpecek?
Seni benim gibi,
Kim sevecek?”

Ona dair detaylardan birisi: Ne zaman kelimeleri bir araya getirmekte, konuşmakta zorlansa, bir şarkının sözlerini mırıldanır.


Uykulu gözlerini açıyor.
"Bunun üstesinden gelebilecek miyiz?" diyor. Cevap beklemeden, gözlerini kapatıp sırtını dönüyor.

Carpe-Mortem
Ankara


Kuyruklu Yıldız Gibi Olan İnsanlar

Bazı insanlar insanın hayatına bir defa gelir.
Kuyruklu yıldız gibidir geçip gidişleri; ihtişamlarına hayran kalır, izlemeye doyamaz, aklınıza kazımak istersiniz onları.

Onları tutamaz, durduramaz, sabitleyemezsiniz. 
Geçiş, gidiş, yolculuk halindedirler.

Onlardan onlarca şey öğrenir, onlarla onlarca şey yaşar, onların tadını; kokusunu, dokunuşunu hissedersiniz.

Kimi sabahlarda, kimi gün ortalarında birden bire durup;
"O burada olsaydı çok mutlu olurdu" dersiniz.

Neredeler acaba, kiminleler, mutlular mı? Neler düşünüyorlar, neler hissediyorlar diye merak edersiniz.

Yalnızlık koyulaştığında, hep bir eksiklik kalır yüreğinizin köşesinde.
Kuyruklu yıldızın eksikliği….
Kuyruklu yıldızın, yeri doldurulamazlığı…
Kuyruklu yıldızın, unutulamazlığı…

Bir gülümseme, bir iki satır yazı, bir kitap ayracı, bir şarkı hatırlatır size onları yeniden. Hüzünlenirsiniz; ama içten içe de;

Kosmosun bir yerinde, onun nefes aldığı için;
Öyle bir insanı tanımış olduğunuz için;
Öyle bir insan dünyanızdan geçip gittiği için, 
Şükredersiniz.

Onları tutamazdınız, onları sınırlayamazdınız,
Bir kuyruklu yıldızı; kuyruklu yıldız yapan;
Esip geçmesi, çekip gitmesidir.
Onlara sahip olsaydınız, onları yok ederdiniz.
İncittiniz, incindiniz, aşık oldunuz sevdiniz;
Ama;

Bazı insanlar bir defa gelir insanın başına;
Ve insanın başına gelen en güzel şeydirler.
Geçip giderler, size rengarenk yıldız tozları bırakıp.
Ve siz, onları hatırladıkça buruk da olsa gülümsersiniz.

Yine olsa, yine severdiniz.


Carpe-Mortem
Ankara


Yıldızları Eteğine Sim Yapan Bir Kadın Tanıdım

image

Her şey aslında Tumblr’dan N.’in bana birkaç hafta önce yazdığı “Ankara’ya geldim ben de, uygunsan sana çay ısmarlayabilirim.” mesajıyla başladı. Birkaç haftadır onun anlattığı şeyler uykularımı kaçırıyor, beni sürekli yazmaya itiyordu.

Çok eğlenceli ve sıcak bir sohbetin ardından, konu ailesine geliyor. O esnada suskunlaşıyor. Ben "anlatmak istemiyorsan sorun değil" diyorum fakat bir yandan anlatmak da istiyor, "Annem" diyor, "Ben 7-8 yaşlarımda iken bir başka adama aşık olmuş. Bekar, genç bir adam. Annem bunun ardından hızla boşanma işlemlerine başlamış ve bizi, yani babamla beni öylece bırakıp gitmiş. Ben onu hayal meyal hatırlıyorum. Güzel bir kadındı. Saçlarımı hep onun gibi bağlardım o böyle saçlarını iki yandan bağlamayı çok severdi. Saçları yasemin kokardı. Eve geldiğimde o kokuyu aldığım anda gülümserdim. Ona dair hatırladığım şeyler aslında bu kadar. Nasıl bir aşk, kızını ve kocasını öylece bırakıp çekip gitmesini sağladı anlamıyorum… Hiçbir zaman da” diyor "anlamayacağım… Bundan ötürü aşka hayatım boyunca hep kötü gözle baktım”

Ondan sonra babasıyla yaşamaya başlamış ve  babasıyla çok sıkı arkadaşlık kurmuş. Evin yemeğini o pişiriyor, temizliğini o yapıyormuş. Babasının işten döneceği zamanı heyecanla bekliyormuş. "Babamı" diyor "Peyami Safa’nın karakterlerine benzetirdim o zamanlar. Naif, beyefendi, ciddi duruşundan ötürü. Az konuştuğu, kitap okumadığı, müzik kültürü de Neşet Ertaş’tan ibaret olduğu halde… Ama ona işte muhteşem bir hayranlığım vardı." gülüyor “Her genç kız gibi işte”.

Bursa’da bir otomobil fabrikasında alt düzey yönetici olan babasıyla birlikte geçirdiği o yıllar onun muhteşem yıllarıymış. Bir gün evde, televizyon karşısında otururken; çalan bir şarkı onun dizini oynatmaya başlamış. Sonra ayaklarıyla başlamış ritm tutmaya, ardından belini ve kollarını kontrol edememeye başlamış. Ayağa kalmış ve odanın içinde, gözleri kapalı bir şekilde dans etmeye başlamış. Hiçbir zaman, daha önce hiçbir zaman hissetmediği bir duyguyu hissetmiş içinde. Başı dönse de duramıyor, yorulsa da bırakamıyormuş. Sonunda nefes nefese kaldığında, baygınlık geçirip bir koltuğa yığılmış.
"Kaderim o an bambaşka bir yola girmişti" diyor. 
Bu dans krizleri giderek artmaya başlamış ve evde olduğu zamanların çoğunu dansa ayırıyormuş artık. 
Bir gün, "Hiç unutmam, televizyonda Mr. President çalıyordu" 

"Coco Jambo’ parçasıydı çalan. Pembe, mini şortum ve tişörtümü giyip rap benzeri şeyler yapmaya başlamıştım odada. Kendimi kaybetmiştim bildiğin" diyor ve gülümsüyor, "Çılgın gibi hareketler yapıyor, kontrolsüzce dans ediyordum… Fakat sonra, izlendiğimi hissettim. Dansı birden bıraktım ve kapı eşiğinde duran babamı gördüm. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ve beni izliyordu. Çok korkmuştum, işten erken geldiği için beni yakalamıştı. Televizyonun sesini kıstım. Utandığımdan ‘ya ne güzel şarkılar yapıyorlar’ gibi şeyler saçmalayıp kanepeye oturdum. Sonra babam kapının eşiğinden ayrılıp çalışma odasına gitti.” diyor. Babasının suskunluğu onu kahretmiş. Ona hayran olduğu için, gözünde değerinin düştüğünü düşünmüş. Odanın içinde sürekli düşünceli bir şekilde volta attıktan sonra babasının yanına gidip, bir iki laf edip tepkisini ölçmek istemiş.

"Önce babama çay demledim, sonra çayları alıp odasının kapısına geldim. Dizlerim titriyordu heyecandan, kapıyı tıklattım; içeriden ‘gel kızım’ dediğini duydum. ‘Kızım diyorsa sinirli değildir’ diyerek sevindim çünkü bana kızdığında hep ismimle hitap ediyordu… Ardından içeri girdim. Masanın başında, bir sürü belgeye gömülmüş çalışıyordu. Beni görünce gülümsedi ve ayağa kalkıp çay bardağını aldı elimden. Sonra bana nasıl olduğumu falan sordu. Ben hala çok utanıyordum gördüğü manzara… Böyle ciddi bir adam işte ‘kim bilir ne düşünmüştür’ diye düşünüyordum, odası pırıl pırıldı bütün giysileri özenle ütülenmişti, odası çok güzel kokuyordu. Onun bu düzenliliği, ciddiliği beni çok tedirgin etmişti, gözünde değerim düşmüştür kesin diyordum. Masasına döndü, çalışmaya devam etti. Ben ayakta elimde çay ile salak gibi kalmıştım. Çıksam mı bilemiyordum. Sonra tam arkamı dönecekken, ağır ağır bana döndü ve dedi ki ‘hadi anlat, ne oldu bakalım’ ve güldü…
Sonra ben ‘baba’ dedim ‘beni öyle gördüğün için kızdın mı?’ dedim. Gözlerim dolmuştu adeta. Ondan beklediğim cevabı vermedi. Öyle bir cevap verdi ki bütün hayatım değişti.”
"Ne demişti yahu merakta bırakma beni?"  
diyorum ve heyecanlanıyorum. O ağırdan alıyor; “‘Kızım işten her döndüğümde televizyonda en son izlediğin kanalın hangisi olduğunu bilmiyor muyum sanıyorsun? Seni böyle ilk defa görmedim merak etme. Odandan gelen müzik sesi o kadar kısık değil kıstığını düşünüyorsun ama…’ dedi ve ben utançtan yerin dibine girdiğimi hissettim. ‘Belli ki senin dansa ciddi manada ilgin var, lisede de artık geleceğin için karar verme aşamasına geldin. İstersen önce bir dans kursuna falan yazdıralım seni, eğer hoşuna giderse devamını getiririz. Hatta üniversitede bile okuyabilirsin duruma göre..’ dedi. Şok olmuştum. Herkesin babası ‘kızım mühendis ol, doktor ol işte ne bileyim psikyatr ol derken benim babam dans kursuna yazılmayı bizzat kendisi teklif etmişti…” diyor. 

Sonrasında Bursa'da bir dans kursuna kaydolmuş. İlk sene alıştığı çılgın ve başına buyruk dans şekli nedeniyle zorlanmış. Hocalar ona kafasına göre el kol sallamanın dans olmadığını öğretene kadar çok ter dökmüşler. Fakat dans kursuna gideceği günler onun için bayram havasında oluyorlarmış. Sabahtan içi heyecandan kıpır kıpır oluyor, gün içinde yemek yemeyi unutuyor, dalgınlaşıyor, okulda dikkatini derslere veremiyor; akşam olsun da dansa gideyim diye kıvranıyormuş. Başta babasına karşı çekingenliği sürse de, giderek alışmış ve her akşam döner dönmez babasına anlatmak onun için en büyük zevklerden biri olmuş… Bu esnada düşünecek çok zamanı olmuş ve, hayatını, kariyerini dans etrafında şekillendirmeye karar vermiş.

"Bunu babama açarken hiç gerilmemiştim. Babam da beni hayal kırıklığına uğratmadı. Ona dans okumak istediğimi, sahne sanatlarında kariyer yapmak istediğimi söylediğimde, ‘insan sevdiği bölümü okumalı, sevdiği işi yapmalı’ dedi ve sevindi. Üniversite tercih zamanı geldiğinde babamla beraber yaptık tüm tercihlerimi. Hepsi sahne sanatları oldu. Akşamları yattığımda gözlerimi kapatıyor, kendimi sahnelerde binlerce insanın önünde dans ederken hayal ediyordum… Bazen babamı uyutmuyor, ona sürekli hayallerimi anlatıyordum. Babam da sabırla dinliyor, yorum yapıyordu. Sırf ben ilgiliyim diye doğum günlerimde hep dansla ilgili kitaplar, elbiseler falan aldı. Hatta hiç unutmam, bir defasında birkaç arkadaşıyla sohbet ederken arkadaşlarından birisi kızlarını işte konservatuara, tiyatroya ne bileyim dansa, sinemaya gönderenleri eleştirip onlara laf edince babam adama saldırmış zor ayırmışlar. O derece yani.”

Daha sonra N. Ankara’da bir üniversiteyi kazanınca babası onu muhteşem bir akşam yemeğine götürerek bunu kutlamış. "Çok şık giyinmişti babam. Yakasına mendil falan takmış, kravat takmıştı. Normalde kravatı sadece özel günlerde, iş yemeklerinde takardı. O gün ayakkabılarını gıcır gıcır boyatmıştı. Ben de o gün hayatımda ilk defa özel bir gün için kuaföre gitmiştim. Herkes ‘mezuniyet balosu mu’ diye soruyor, ben ‘babamla yemeğe çıkacağız’ dediğimde şaşırıyorlardı. Akşam arabasına bindik ve beni Bursa’nın en gözde mekanına götürdü. Mekana babamın kolunda girdim. Rezervasyonu falan önceden ayarlamış. Masaya oturmadan önce arkama geçip sandalyemi çekti falan göreceksin kıpkırmızı olmuştum heyecandan bayılacaktım. Sonra garson geldiğinde önce bana sordu, ben menüdeki yemekler arasından bir türlü karar  verememiştim heyecanla bir şey söyledim böyle mantarlı kırmızı etli baya süslü görünüyordu… Babam o akşam benimle uzun uzun sohbet etti. Öyle nasihat eder gibi değil… Arkadaş gibi, bana kendi dansından bahsetti. Annemle düğünlerindeki dansları çok komikmiş. O kadar sorun çıkarmış ki en sonunda annemin erkek kardeşi 'ablamı rezil ediyorsun' diye babamın üzerine gelince cesaret edip kalkabilmiş dansa. Birkaç dakika sürmüş dansları ve babam hemen oturmuş. ‘Kızım’ demişti ‘hayatımda kimseyle dans etmedim o an dışında, bir gün benimle de dans edersin olur mu? Öğret bana. Belki bu yüzden hiçbir kadın kalmıyor hayatımda…’ hüzünlüydü söylediği şey ama gülümsüyordu.
Ben şakaya vurmuştum ‘Baba boşver ya, kadın milleti aptal işte. Hep dış görünüşe aldanırlar ama minik bir şiirle mutlu olabilselerdi…’ devamını getiremedim, garson gelmiş tatlıları getirmişti. Ama babam gözlerimden gözlerini ayırmadı çünkü söylediğim şey onu mutlu etmiş, etkilemişti. Kendimi o elbiselerin içinde, o şık mekanda prenses gibi hissetmiştim…” diyor.

Daha sonra hazırlanmışlar ve büyük bir şenlik havasında Ankara yolunu tutmuşlar. Yolda son ses müzik açıp, oynaya oynaya gitmişler… Üniversite’nin yurduna beraber taşımışlar eşyaları. Babası ona bir sürü giysi, bir sürü ayakkabı almış. Bir de üniversitenin başlamasından birkaç gün sonra N’in doğum günüymüş. Babasının o gün için de aldığı minik bir sürpriz varmış. "Babam, doğum günümü kutlayıp öyle dönecekti Bursa’ya… İşte bana doğum günü hediyesi almış. Ankara’da Fige diye bir restorana götürdü beni. Orada garsonlar falan pasta getirdiler kutladık doğum günümü, birkaç arkadaşım da vardı yanımda… Hediye paketini uzattı utana sıkıla. Normalde beklerdim ama o an dayanamayıp hırsla açtım paketi. İçinden küçük bir müzik kutusu çıktı. Böyle üzerinde hafıza kartı girişi, usb girişi falan vardı. Minik hoparlörleri vardı. Öyle mutlu olmuştum ki…"

Üniversitenin ilk iki yılı rüya gibi geçmiş. Hiçbir dersi kaçırmıyor, ayrıca Ankara’da birkaç ayrı kursta eğitimini sürdürüyormuş. Bir yandan da İngilizce özel ders alıyor, kendini geliştiriyor, sürekli kitap okuyormuş. 
Sonra, o telefon gelmiş.
"Yurtta öyle uzanıyordum, yorgunluktan ayaklarım şişmişti. Telefonum çaldı. Arayan babamdı, açtığımda ‘Babacığım’ dedim ama karşımdaki ses bir yabancının sesiydi. Bir polis memuruydu. ‘N. Hanım, ben polis memuru filanca. Babanız bir trafik kazası geçirdi. İşte şu an ambülansta hastaneye götürülüyor.’  dedi. Ben başta tek bir kelime edemedim. Donmuş kalmıştım. Nefes alamıyordum. Başım dönmeye başlamıştı ve ben hala nefes alamıyordum. Arayan polis memuru telefonu kapatmıştı, ben hangi hastane olduğunu falan bile not edemedim. Öylece kaldım. O esnada oda arkadaşım bir terslik olduğunu fark edip yanıma geldi. Baktı ben kendime gelemiyorum, birkaç kişi çağırdılar sonra bana iğne falan yapıldı. Ardından okuldan izin alıp, küçük bir valiz hazırladım ve Bursa yolunu tuttum…” diyor.

Otobüste yol boyunca ağlamış. Yol boyunca, hayatındaki tek kişiyi de kaybedeceği, en iyi dostunu, abisini, annesini, ablasını, doktorunu, psikologunu kaybedeceğini düşünüp ağlamış. Otobüsteki herkes onun ağlamasını sessizlikle dinliyorlarmış. Kimse ona ne olduğunu soracak cesareti bulamamış.

Bursa’ya geldiğinde valiziyle hastaneye koşmuş. Odasını  bulmuş ama içeri almamışlar. Doktor ile görüşmüş. Doktor ona, babasının işyerine giderken bindiği servisin kaza yaptığını, servisteki kimseyi kurtaramadıklarını ama babasının şu an yaşıyor olduğunu söylemiş. Fakat esas zor olan kısmını ağır ağır, zorlanarak anlatmış. Babası komadaymış ve ne zaman komadan çıkacağına dair bir fikir yürütmenin mümkün olmadığını, düşük bir ihtimal de olsa komadan hiç çıkmama veya hayatını yitirme ihtimali olduğunu söylemiş. N. bacakları titreyerek bir koltuğa oturmuş.

Bundan sonraki süreç, onun için düşünme, özleme ve güçlenme dönemi olacakmış. "Bir filmde izlemiştim, komaya girmişti bir adam. Adamın eşi de onu uyandırmak için ona bir şeyler anlatıyordu. İnsanlar komadayken duyabiliyorlarmış. Hissedebiliyorlarmış ama işte tepki veremiyorlarmış. O zamanlar işte bilgim bundan ibaretti. Hemen aklıma bir fikir geldi. Babamı komadan uyandıracak şeyi bulmuştum. Dans edecektim ona…”

——1. Gün——

"Komanın yirminci, dansımın ilk gününde, Ankara’dan kırmızı bir elbisem vardı, onu getirtmiştim. Hemşirelere, doktorlara durumu anlattım. Kimse bana bir şey demedi, herkes hikayemi biliyor; bana üzülüyordu. 
Kırmızı elbisem, müzik kutumla hastanenin koridorunda yürüdüm. 

Odaya girdim, müzik kutumu kalorifer peteğinin üzerine koyup, Lhasa De Sela açtım. De Cara a la Pared.

"Play’a bastım. Odada sadece bir sürü kabloya hortuma bağlı babam yatıyordu. Tek seyircili bir dans’a başladım. Ayak parmaklarımın üzerinde yükseldim ve döndüm, durup geri geri yürüdüm. Sonra eteğimi savurarak odada dönüp durdum. Başımın, saçlarımın üzerinden ona çocukluğumu, çocukluk oyuncaklarımı, ona yemek yapmanın mutluluğunu, onu beklemenin sevincini savurdum. Papatya kokulu sabunla yıkamıştım saçlarımı… Onu papatya kokan dağlara, ovalara götürdüm. 
Kırmızı elbisemle döndüm, dans edip durdum.
Saçlarımdan ona huzuru, hayallerimi, ilk rüyalarımı savurdum.
Ona çocukluğumu, ona Bursa dağlarını hatırlattım.
Kırmızı elbisemle döndüm, dans edip durdum.
Onu, dizlerime başını koyduğunda, yalancıktan tarağımla saçını tarayıp uyuttuğum günlere götürdüm.
Dizimi çıkardım elbisemin yırtmacından, kendi etrafımda daire çizdim;
Onun üzerine anılarla yağan bir izdim…”

—— 2. Gün ——
Komanın yirmi ikinci, dansımın ikinci gününde, hastanenin koridorunda mavi bir etekle yürüdüm, minik müzik çalarımla odasına geldim. İçeri girdim ve yatağının yanında oturan bir hemşireyle ona, iki seyircili gösterime başladım.
Sophia Loren'den Tu vuo fa L´Americano çalıyordu. 



Odanın içinde çılgın gibi dönüp durdum, ona gençlik sevincimi savurdum.
Onunla yürüdüğümüz yolları, onunla yaptığımız piknikleri hatırlattım;
Balıkesir’de yaptığımız tatili düşündüm, 
Onu gömdüğüm kumların üzerinde dans ettiğimi hayal ettim.
O gün saçlarımı Portakallı sabunla yıkadım,
Onu portakal bahçelerine götürdüm, kahvaltısını hazırladım.
Kravatını takışını hatırladım.
Saçlarını özenle tarayışını;
Takım elbisesinin her zaman ütülü oluşunu;
O ütü yaparken evi saran kokuyu,
Yapmayı bir türlü beceremediği prinç pilavını…
Odanın içinde çılgın gibi dönüp durdum, ona gençlik sevincimi savurdum.

——3. Gün ——
Komanın yirmi beşinci, dansımın üçüncü gününde; kumaş pantolonum ve kareli gömleğimle; elimde minik müzik çalarımla gittim odasına. Odada beni izlemeye gelen, birkaç çocuk hasta, birkaç hemşire ve hastaya ve babama minik gösterimi yapmak için hazırlandım, müzik çalarımı açtım.
Vaya Con Dios çalıyordu. Nah Nah Nah'ın remix versiyonu;


Odadaki küçük çocuklarla çocuklar gibi dans ettik. Zıpladık, döndük, eteklerimizi savurduk. Çocuklar kendilerinden geçmiş, hastalıklarını unutmuş gibiydiler.
Belki babam da hastalığını unutur diye düşündüm;
Ayağıyla ritm tutar belki dedim.
Ve o gün saçlarımı karanfil kokan sabunla yıkamıştım.
Balkonumuzda karanfilimiz vardı, orada çay içişlerimizi hatırlar belki diye düşündüm.
Ona o günlerin hatıralarını savurdum.
Bana yüzme öğretişini, benimle şakacıktan yüzme yarışı yapışını,
Ben yemek yemediğim zaman keyfinin kaçışını, yemek yemeyişini;
Ara ara annemi hatırlayıp diş sıkışını, ağlamamak için kendini tutuşunu;
hatırladım ve o belki ayağıyla ritm tutar diye müziğin sesini açtım.
Çocuklarla, çocuklar gibi dans ettik. Zıpladık, döndük, eteklerimizi savurduk.

—— 4. Gün ——
Komanın 30. dansımın 4. gününde, fırfırlı bir elbiseyle hastanede babamın odasına doğru yürüdüm. Odaya geldiğimde, bazı doktorlar, hemşireler, hastalar, çocuklar, hasta bakıcılar, bazı refakatçiler ve birkaç temizlik çalışanı da vardı. Hepsi beni izlemek için toplanmışlardı. 

Lou Bega çalıyordu, Mambo N. 5 :


Çocuklardan birisi, çok deli dans ediyordu. Elimden tuttu ve benimle dans etmeye başladı. Aralarda kendini kaptırıyor, kendi kendine birkaç figür sergiliyor, sonra benim elimden tutuyor ve kendisine doğru çekiyordu kerata.
Herkes gülüyor, herkes gülümsüyordu.
Bazı hemşireler de dizleriyle ritm tutuyor, birkaç hasta refakatçisi alkış tutuyordu.
Babamın ayağına bakıyordum belki ritm tutar diye, ama biliyordum içten içe o da oynuyordu.
Kalp atışlarını gösteren o cihazdaki atışlar sanki müzikle uyumlu gibi geliyordu.

"Jump up and down and move it all around
                               Shake your head to the sound,

                                                 put your hand on the ground
Take one step left and one step right
                                One to the front and one to the side
                      Clap your hand once and clap your hands twice”

Deli gibi oynuyorduk ve bütün doğum günlerimizi hatırlıyorduk;
Bütün doğum günü heyecanlarımızı,
Ona hazırladığım, arkadaşlarımın katıldığı doğum gününü.
Çaktırmıyor gibiydi ama yine de çok şık giyinmişti;
Arkadaşlarıma her zaman saygı duyar, onlara ‘siz’ diye hitap ederdi. Arkadaşlarım ona hayran kalırlardı.
Arkadaşlarımın ona hayranlığını hatırlattım,
Kendi hayranlığımı savurdum ona;
Ve saçlarımı lavanta kokan sabunla yıkadım.
Belki onu uzak dağlara götürür diye…

—— 5. Gün ——

Dansımın 5. günü, bale kıyafetiyle yürüdüm hastanenin koridorunda. Peşimden refakatçiler, hemşireler, doktorlar, hastalar, çocuklar yürüdüler. 
Babamın odasına girdim.
Yatağı boştu ve çarşafı katlanmış kenara konmuştu.
Bütün cihazlar kapalıydı. Pencereler açıktı. 
Müzik çalarımı koydum pencerenin önüne;
Reşid Behbudov'un Xalq Mahnısı parçasını açtım.

Ayak parmaklarımın üzerinde yükseldim. Bütün yıldızları taktım eteğimin kenarına, bütün gökyüzünü doldurdum saçlarıma, bütün bulutları aldım kollarımın arasına…
Başladım dans etmeye, zıpladım bütün hüzünlerin üzerinden,
Bütün güzelliklerini hissettim evrenin;
Bıraktım kendimi seyrine yaşamın; döndüm, döndüm durmaksızın.

Mevlana’nın demirciler çarşısındaki dönüşü gibi;
Samanyolu’nun yıldızları savurarak dönüşü gibi,
Kosmosların birbiri etrafında deste deste gül oluşu gibi;
Yuri Gagarin’in dünya etrafında dönüşü gibi,
Pervane’nin mum etrafında yanışı gibi...

Savruldum, savruldum, döndüm durdum…

Geç açıldın… Tez soldun…”

Diyor. Çayından bir yudum daha alıyor. Onu son görüşüm bu oluyor. Viyana'da Wiener Staatsoper'de olacakmış bir sonraki dans gösterisi, ne zaman bilmem. Ama bildiğim şey şu ki;
Tüm dünyanın üzerinde dönüp duruyor. Yıldızlar onun eteğindeki sim taneleri.

Carpe-Mortem
Ankara