Üzerinde çalıştığım kitabımın kapağını tasarlamak konusunda, ücretli veya gönüllü olarak çalışacak; bana yardım edecek grafiker arıyorum.
Ancak öyle "bizim dayı oğlu var ilgileniyo bu işlerle"  veya “bi düşüneyim zamanım yok aslında ama…” seviyesinde bir şey değil. 
Bizzat beni takip eden, az çok yazdıklarımı okuyan; iletişim kurabileceğim, kafama takılan her şeyi sorabileceğim birisini arıyorum. Kitap okuyan birisini arıyorum.
Çünkü gerçek bir kitap fetişistiyim ve kitapların kapaklarına çok önem veririm. Ancak ne üretim sürecini ne de üretim öncesini biliyorum.

Yardım edebilirim diyorsanız lütfen mesaj atar mısınız? “Yea başkası ulaşmıştır çoktan” demeyin, siz de yazın.


İki fotoğraf. Geçen sene çekmişim ikisini de, iki ayrı zamanda, birbiriyle bağlantısız.İkisi de bir “düşme” arzusunun fotoğrafı.İlkinde, o havada yakaladığım çakıl taşı; zamansız ve mekansız aslında. Tamamen düşmüş değil veya düşmemiş değil. Konumu belirsizlik içinde. Fotoğrafı yakaladığım anda, kaderinin düşüş olduğu kesin (bir rüzgar elime geri döndürmediyse onu) ama nasıl bir düşüş olacağı, nereye düşeceği henüz hala belirsiz; bu bedenle -fotoğraftaki an dışında- konumu belirsiz.Ben o çakıl taşını savunmasız ve çıplak yakalamışım.Belki bıraksam, hiç çekmesem fotoğrafını; hiçbir zaman var olmayacak. Her anlamda. Ben onun düşüşünü taciz ediyorum.Ben onun düşüşünü izliyorum, işte böylece düşüşünün bir parçası haline geliyorum -benim elimden düştüğü gerçeğini konu dışında tutarak.İkinci fotoğrafta, bir kaya var ve ben onun üzerindeyim.Bir kayanın elindeyim.Konumum belirsiz, bir düşüş var mı onu sadece şu an bu satırları yazdığım sonucundan yola çıkarak kestirebiliyoruz.Kendi kaderimi taciz ediyorum fotoğrafımı çekerek.Bir tür müstehcenlik var.Bir tür teşhir var. Düşüp düşmediğimi sanki ben de bilmiyor gibiyim veya düşmeye meydan okuyorum belki. 
Kaldı ki, bir düşüş olsaydı; yine üzerinde olduğum taş benim düşüşümün parçası olacaktı -onun elinden düşüyor olduğumu konu dışında tutarak.Birlikte, düşecektik.Kimin hayatta olduğunun da çok anlamı olmayacaktı, eğer ortada bir düşüş varsa; birinin sağ çıkması düşüşü “düşme” olmaktan çıkarmaz. (Kayanın her koşulda sağ çıkacağını hesaba katsak bile)Taş da ben de düşmeseydik bile;Velhasıl;Ben sağ çıktım ki bu satırları yazıyorum;Elimden düşen çakıl da muhtemelen sağdır. Ancak, altını çiziyorum: bizim varlığımız, "düşüşün" ta kendisi.Hikayemiz bu.Çakılı çakıl taşı yapan, beni ben yapan; kopmuşluğumuz.İkimiz aynı hikayenin parçalarıyız ancak aynı değiliz. Koptuğumuz andan beri düşüyoruz. Elest'imiz bu.Bu yüzden, şu an geldiğimiz noktada:Hangimizin sağ çıktığının da bir önemi yok.Carpe.Mersin.
İki fotoğraf. Geçen sene çekmişim ikisini de, iki ayrı zamanda, birbiriyle bağlantısız.İkisi de bir “düşme” arzusunun fotoğrafı.İlkinde, o havada yakaladığım çakıl taşı; zamansız ve mekansız aslında. Tamamen düşmüş değil veya düşmemiş değil. Konumu belirsizlik içinde. Fotoğrafı yakaladığım anda, kaderinin düşüş olduğu kesin (bir rüzgar elime geri döndürmediyse onu) ama nasıl bir düşüş olacağı, nereye düşeceği henüz hala belirsiz; bu bedenle -fotoğraftaki an dışında- konumu belirsiz.Ben o çakıl taşını savunmasız ve çıplak yakalamışım.Belki bıraksam, hiç çekmesem fotoğrafını; hiçbir zaman var olmayacak. Her anlamda. Ben onun düşüşünü taciz ediyorum.Ben onun düşüşünü izliyorum, işte böylece düşüşünün bir parçası haline geliyorum -benim elimden düştüğü gerçeğini konu dışında tutarak.İkinci fotoğrafta, bir kaya var ve ben onun üzerindeyim.Bir kayanın elindeyim.Konumum belirsiz, bir düşüş var mı onu sadece şu an bu satırları yazdığım sonucundan yola çıkarak kestirebiliyoruz.Kendi kaderimi taciz ediyorum fotoğrafımı çekerek.Bir tür müstehcenlik var.Bir tür teşhir var. Düşüp düşmediğimi sanki ben de bilmiyor gibiyim veya düşmeye meydan okuyorum belki. 
Kaldı ki, bir düşüş olsaydı; yine üzerinde olduğum taş benim düşüşümün parçası olacaktı -onun elinden düşüyor olduğumu konu dışında tutarak.Birlikte, düşecektik.Kimin hayatta olduğunun da çok anlamı olmayacaktı, eğer ortada bir düşüş varsa; birinin sağ çıkması düşüşü “düşme” olmaktan çıkarmaz. (Kayanın her koşulda sağ çıkacağını hesaba katsak bile)Taş da ben de düşmeseydik bile;Velhasıl;Ben sağ çıktım ki bu satırları yazıyorum;Elimden düşen çakıl da muhtemelen sağdır. Ancak, altını çiziyorum: bizim varlığımız, "düşüşün" ta kendisi.Hikayemiz bu.Çakılı çakıl taşı yapan, beni ben yapan; kopmuşluğumuz.İkimiz aynı hikayenin parçalarıyız ancak aynı değiliz. Koptuğumuz andan beri düşüyoruz. Elest'imiz bu.Bu yüzden, şu an geldiğimiz noktada:Hangimizin sağ çıktığının da bir önemi yok.Carpe.Mersin.

İki fotoğraf. Geçen sene çekmişim ikisini de, iki ayrı zamanda, birbiriyle bağlantısız.
İkisi de bir “düşme” arzusunun fotoğrafı.
İlkinde, o havada yakaladığım çakıl taşı; zamansız ve mekansız aslında. Tamamen düşmüş değil veya düşmemiş değil. Konumu belirsizlik içinde. Fotoğrafı yakaladığım anda, kaderinin düşüş olduğu kesin (bir rüzgar elime geri döndürmediyse onu) ama nasıl bir düşüş olacağı, nereye düşeceği henüz hala belirsiz; bu bedenle -fotoğraftaki an dışında- konumu belirsiz.
Ben o çakıl taşını savunmasız ve çıplak yakalamışım.
Belki bıraksam, hiç çekmesem fotoğrafını; hiçbir zaman var olmayacak. Her anlamda. 
Ben onun düşüşünü taciz ediyorum.
Ben onun düşüşünü izliyorum, işte böylece düşüşünün bir parçası haline geliyorum -benim elimden düştüğü gerçeğini konu dışında tutarak.

İkinci fotoğrafta, bir kaya var ve ben onun üzerindeyim.
Bir kayanın elindeyim.
Konumum belirsiz, bir düşüş var mı onu sadece şu an bu satırları yazdığım sonucundan yola çıkarak kestirebiliyoruz.
Kendi kaderimi taciz ediyorum fotoğrafımı çekerek.
Bir tür müstehcenlik var.
Bir tür teşhir var. Düşüp düşmediğimi sanki ben de bilmiyor gibiyim veya düşmeye meydan okuyorum belki. 

Kaldı ki, bir düşüş olsaydı; yine üzerinde olduğum taş benim düşüşümün parçası olacaktı -onun elinden düşüyor olduğumu konu dışında tutarak.

Birlikte, düşecektik.
Kimin hayatta olduğunun da çok anlamı olmayacaktı, eğer ortada bir düşüş varsa; birinin sağ çıkması düşüşü “düşme” olmaktan çıkarmaz. (Kayanın her koşulda sağ çıkacağını hesaba katsak bile)

Taş da ben de düşmeseydik bile;
Velhasıl;
Ben sağ çıktım ki bu satırları yazıyorum;
Elimden düşen çakıl da muhtemelen sağdır. 
Ancak, altını çiziyorum: bizim varlığımız, "düşüşün" ta kendisi.
Hikayemiz bu.
Çakılı çakıl taşı yapan, beni ben yapan; kopmuşluğumuz.
İkimiz aynı hikayenin parçalarıyız ancak aynı değiliz. Koptuğumuz andan beri düşüyoruz. Elest'imiz bu.
Bu yüzden, şu an geldiğimiz noktada:
Hangimizin sağ çıktığının da bir önemi yok.

Carpe.
Mersin.

Paylaşmak … Büyümek

Hatrında kaldı mı bilmiyorum.
Sen Türkiye’den ve benim hayatımdan gitmeden önce yaptığımız en uzun yolculuklardan birindeydik.
Bindiğimiz otobüs, Kayseri ile Nevşehir arasında bir yerlerde; bozuk yollarda sürekli sarsılıyordu.
Bu gürültü içinde, bir yandan aynı kulaklığı takmıştık ve müzik dinlemeye çalışıyorduk.
"37-38 nolu koltuklar". Cam kenarı her zamanki gibi, senindi.
Sen yolu izledin; ben seni izledim.
Sonra sen yollarda sürüklenip dururken ben seni yine izledim. Sonra yine izleyecektim… Neyse;
Şu an saat 14:24 orada. Tam 7 saat ilerideyiz senden. Gerimde kaldın yedi saat daha geride kaldın uzun huzurlu bir uykuya yetecek kadar bir süre.
Belki öğle yemeğini yedin. Hava güneşliymiş New York’ta; baktım hava durumundan. Yine de sen "yanmak üşümekten iyidir" derdin çoğu insanın aksine.
Kazak giydin belki.
Kulağında kulaklık, Tindersticks, Tryad veya The Editors dinliyorsundur mesela…
Oturduğun banka koydun kalın kalın kitapları, Oblomov'u okuyorsundur belki. Çok överdin bana. (Ben hala okumadım, duruyor kitaplığımda)

Biliyor musun,
Sen gittiğinden beri, burada pek çok şey değişti.
Hani o dilime taktığın "insanlar sevgi cimrisi" sözü var ya.
Her gün hak veriyorum sana hemen her gün…

Her evin bahçesinde nar yetişiyor bu kasabada. 10 ay burada yaşadım ve tek bir nar yemedim. Kimse ikram etmedi.
Beni tanıyorsan eğer, gidip de bir bahçeden nar koparamayacağımı bilirsin.
Benim meyve ağaçlarım vardı çocukluğumda. Kayısı, vişne ve erik ağaçlarıydı. Çocuklar meyvelerini kopardığında üzülmezdim ama en çok dallarını kırmalarına üzülürdüm. O zaman çocuktum ve derdim ki, büyüyünce kimsenin meyvesini izin almadan koparmayacağım. 
O günden beri, kimsenin bahçesinden bir meyve koparamadım.
Ama işte…

Bizim, -yani burada bıraktıklarının- hikayemiz, denizin ortasında susuz kalmak gibi.
Anlıyor musun?
Her evin bahçesinde nar var, benim yaşadığım apartman dahil.
Tek bir nar taneciği yemedim.
Çürüyorlar dalında, düşüyorlar toprağa. Çürümüş narlar arasında yürüyorum.

Aklıma hep o şiir geliyor:

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
-Siz böyle olsun istemediniz
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yıllarlın telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmedi.

Gizli bahçelerinizde
Açan çiçekleriniz vardı
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet Necatigil o kadar güzel anlatmış ki her şeyi.

New York’ta da bu böyle mi? Böyledir elbet.

Senin gittiğin günden beri hep susuyorum.
Hep, susuyorum.
Denizin içinde susuz kalıyorum.
Çünkü, anlıyorsun ya… Burada beni bıraktığın bu insan kalabalığıyla aynı dili konuşmuyoruz biz.
Sen bunu orada iyi bilirsin. İyi bilirsin eski dost.

Hatrında kaldı mı bilmiyorum.
Sen Türkiye’den ve benim hayatımdan gitmeden önce yaptığımız en uzun yolculuklardan birindeydik.
Bindiğimiz otobüs, Kayseri ile Nevşehir arasında bir yerlerde; bozuk yollarda sürekli sarsılıyordu.
Bu gürültü içinde, bir yandan aynı kulaklığı takmıştık ve müzik dinlemeye çalışıyorduk.
O sırada otobüs bir şekilde arıza yaptı. 
Bir türlü de tamir edemediler. Otobüsten, sıkılan yolcularla beraber biz de indik aşağı. 
Etrafta sadece ağaçlar ve kayalar vardı. 
O sırada bir su kaynağı gördün ağaçların arasından çıkan. Hani, keşfedilmemiş, bilinmemiş bir su kaynağı.
Öyle nostaljik bir varlığı vardı ki orada, adeta bir zaman yolcusuydu.
Sen gidip bir avuç su içtin. Evet tiksinmedin, elini soktun suya ve avucundaki buz gibi suyu, güneşin yansımalarını parmaklarının arasından yere dökerek kana kana içtin. Çok susamıştın belki, avuçlarını daldırdın kaynağa defalarca ve içtin…
Sonra döndün diğer yolculara ve "susayan varsa burada buz gibi su var" dedin sudan daha ışıltılı gözlerinle.
Otobüsün dolabı hazır suyla doluydu oysa. Hiçbir yolcu seni ciddiye almadı -belki susamamışlardı belki tiksindiler. Kimse sana dönüp bakmadı.
Kayalar arasından çıkan o su kaynağıyla birlikte, sen de zaman yolculuğu yapmıştın sanki ve o an, bütün yolcular senden başka zamanlarda idiler.
Aranızda bir cam duvar vardı. Seni görüyorlar, ama duyamıyorlardı.
Senin içindeki kaynağı o sudan daha gür ve tapılası yapan şey;
içindeki o paylaşma tutkusuydu gördüğün güzel bir şeyi.
Bir şeyi, olduğundan daha güzel yapabilecek belki de tek doğal şeydi. 

Unutmuşsundur.
Ben o suyun tadını, serinliğini unutmadım. 
O günden beridir, susuyorum...
İçimde bir paylaşma tutkusu sönüyor giderek, bulutlar arasında kaybolan bir dilek kandili gibi.

Hep susuyorum.
Ben de zaman yolcusuyum.
Hem diyecekler ki, "belki fazlaca gençtiniz".

Büyümek ölmesi mi içimizdeki bazı şeylerin?
Büyümek unutmak mı demek paylaşmayı?

Carpe.
Mersin.


Kal Demek

Bugüne kadar “kal” dediğim “gitme” dediğim herkesten nefret ettim bir ölçüde aslında.
Beni kendimi övmek, kendimi sunmak zorunda bıraktıkları için.
"Kalırsan şunları yapacağım" diye vaatler verdirdikleri için.
Bana ait detayları, sanki bir teşhir ürünü etiketine dönüştürdükleri için.
"M. Baran

25 yaşındayım. Okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum. Müzik dinlerim. Amatör olarak fotoğrafçılıkla uğraşıyorum. Sana şunları sunabiliyorum. Şunları yaptığım için özür dilerim. Beni seçersen hep mutlu olacaksın.”

Bana “kal” dedirten süreçlerden nefret ediyorum.
Elbet, kimse gidişleri sevmez. Ama bazı gidişler sessiz sedasızdır. Bazıları senin gururunu da söker götürür.

Bir insan kalmak için gerçekten sebep bulamadığında, ona sunulan her şey aslında biraz “ağrı kesici”dir.

Carpe.
Mersin.


Acı Çekene Öğütler

"Acı çekiyorum" diyorsun.
Sevdiğin için acı çekiyorsun.

Ah öyle çok imreniyorum ki sana… Ne güzel ki bir kalbin var.
Ne güzel kalbin var.
Üstelik, sevdiğini söylüyorsun.
Sevmek ne güzel şey. Sevebileceğin birini bulmak ne güzel şey.

Acı çekebilmek, sevebilmek…
Her şeyin sentetikleştiği, tüketimin bir parçası haline geldiği şu dünyada; nostaljik duygular artık.

Acı çekebiliyorsan insansın.
Ben artık köreliyorum. 
Eskiden, haberleri izlerken içim parçalanırdı.
Şimdi, ölüm magazin haberleri arasında bir detay sadece.
17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin görüntüleri 25 yaşıma gelene kadar gitmedi gözümün önünden.
O zaman televizyonlarda sansür de yoktu, yıkıntılar arasında yanan bir adam görmüştüm.
Çocukluğumun yarısını öldürdü o görüntü.
Çocukluğumun bir parçasını, meşhur cezaevi grevi götürdü.
Parmaklıklara bağlanan kadın bir mahkumun ateşe verildiğini görmüştüm televizyonda.
Uzun süre ateşe bakamadım.

Acı, acı, acı.
Acı ile nefes alıyor, acı ile nefes veriyordum.
Her şey acı doluydu. Okudukça, farkındalığım arttıkça acım da artıyordu.

Şimdi, insanlar gidiyor.
Büyük emeklerim heba oluyor. Büyük zorluklarla karşılaşıyorum.
Mesela evden atılıyorum depozito param yanıyor veya okkalı bir kazık yiyorum.
Ne oluyor biliyor musun?
Canım acımıyor.
Acım azalıyor giderek. Köreliyorum.

Sana imreniyorum, ancak;
Acı çekiyorsun.
Acı çektiğin için imreniyorum sana çünkü azıcık canım yansa insan olduğumu hatırlatıyor bana.

Kalbimin attığını hatırlatıyor bana.
Sanki canımın acısı olmasa ben de o kalpsizler gibi olurum -dağda kafa kesen.
(Sonra onlar bir çocuğun saçını nasıl okşayabilirler ki?
Nasıl uyuyabiliyor onlar?)

Sen insansın,
Sen seviyorsun;
Bu yüzden acı çekiyorsun.
Sen dünyanın en zenginisin, o yüzden acı çekiyorsun.

Gözünden düşen damla, bütün elmaslardan değerli.
Çünkü hayatımın en güzel uykusunu, 6 saat ağladıktan sonra yaşamıştım. Oysa acısız yattığım pek çok uyku vardı, onun gölgesi bile olamayacak.
Kıymetini bil bunun.

Seviyorsun çünkü. Kalbin, bütün şatolardan haşmetli.

Carpe.
Mersin/Silifke.


Eğer heykel yapabilseydim sana heykeller yapardım.
Eğer cam üflüyor olsaydım senin için küçük cam vazolar yapar;
Resim çiziyor olsaydım resmini çizer;
Şarkı besteliyor olsaydım şarkını bestelerdim.

Benim kelimelerden başka yapabileceğim, sana sunabileceğim bir şeyim yok.

Ve, kelimelerin de sende bir yankısı yok.
Sorun da burada.


Bazen, hayatımdaki her şeyin ağırlığı, bütün bu resmiyet bütün bu ciddiyet ve amansız yalnızlık yüzünden, deseler ki bana; “carpe gel sıfırdan bir kimlik verelim sana, yepyeni bir hayata başla burada, ama sevmediklerin kadar sevdiğin insanlar da olmayacak…”
Kabul edebilirim gibi geliyor.
Bu telaş içinde kimse “nasılsın?” diye sormuyor.
Abartı gelebilir ama gerçekten öyle.
Bazen “sen nasılsın?” sorusunu duymak için soranlar da var.
İnsanlar "kronik bencil."
Ben bir defa bile "iyi uyudun mu?" sorusunu duymadım hayatımda. Oysa ben her zaman herkese sorarım. 

“Onca insanın hikayesini dinledin, senin hikayen ne Carpe?”
Veya, “bu fırtınada limanda çalışıyorsun, iyi çalışmalar Carpe…”
Veya, “hastaydın Ankara’dan giderken, iyileştin mi?”
Veya, iyi ki doğdun Carpe.
Iyi ki varsın, mesela.
Iyi ki tanımışım seni…

Carpe.