Doğum Günü

Benimle doğum günlerimde tanışmak istemezsin.
Çok asık suratlı bir adam olurum o günlerde.
Nedenini bilmiyorum…
Hani kolunda bir yara vardır ve sen onun nasıl olduğunu hatırlamazsın ya.
Yine de yaban gülü gibidir, açmış duruyordur orada. Öncesiz ve sonrasız.

(Senin yaran, başkası için en fazla acıklı bir öyküdür.)

Carpe.


Boşluklarla Dolan Zaman

Bilmem hatırlar mısın, yıllar önce yine böyle serin 25 eylül gününde bir caminin bahçesinde oturmuştuk hiç konuşmadan seninle, saatlerce.
Neye kızmıştık, neye küsmüştük de konuşmamıştık?
Ah, heba edilen onca zaman.
Ah, heba ettiğimiz gençliğimiz…
Oysa şimdi, o gün neye kızdığımızı bile hatırlamıyoruz bak işte seninle.
Hani kaybettiğin bir dişin boşluğuna dokunur durur ya dilin istemsizce…
Kaybedilen onca zaman da böyle boşluklar bıraktı zihnimde.
Dokunmadan, düşünmeden duramadığım boşluklar.
Hayır kızmıyorum sana.
Sadece, keşke diyorum keşke o an sadece elini tutsaydım, yumuşak; sıcak bir deniz yıldızı olan elini…
Elin doldururdu bütün boşlukları ve üşümezdim,
Şimdi,
Böyle…

Carpe.


Aksiseda

Ben yükseklikler olmuşum ki sen düşebilesin.
Sen sert duvarlar olmuşsun ki ben çarpabileyim.

Ne zaman koşacak, kaçacak olsam;
Uzayan, kıvrılan yollar olmuşsun.

Islanacağım zamanlarda yağmurlar olmuşsun,
Üşüdüğümde enseme düşüp, ürperterek eriyen bir
-kar tanesi.

Ben derinlikler olmuşum ki sen çıkabilesin.
Sen yumuşak düzlükler olmuşsun ki ben dinlenebileyim.

Ne zaman açlıktan ölecek gibi hissetsem;
Peynir ve zeytin olmuşsun, tokluğum olmuşsun.

Sinirlendiğimde çarpacağım kapılar olmuşsun.
Karanlığımda yaktığım mumlar olmuşsun.

Ben uzaklıklar olmuşum ki sen kendini bulabilesin;
Sen yakınlıklar olmuşsun ki kendimden kaçabileyim…


Carpe.
22.09.2014
Ankara


Zincirdöken Daveti

Karşıma perdesiz çık. Giysisiz, kuralsız.
Karşıma korkusuz çık. Tabusuz, yasaksız.
Bana, bütün geçmişini bırak da gel.
Bana, kültürü, dili, öğrenmişliklerini bırak da gel.
Karşıma barbar çık. Karşıma zincirsiz çık.
Olduğun gibi, “olmak istediğin gibi” değil.
Çekincelerini, kuruntularını, güvensizliklerini bırak da gel.
İncinmişliklerini, incitmişliklerini, affedemediklerini bırak da gel.
Geçmişini unutup;
Geleceği dert etmeden gel.
Bana "şimdi"nle gel.


Seni hür seviyorum.
Seni özgür, seni çıplak, seni baskısız seviyorum.
Seni duvarsız, seni engelsiz, seni yasaksız seviyorum.

Bırak, toplum dışarıda kalsın.
Bırak dünya dışarıda kalsın. 
Bırak ten dışarıda kalsın.
Bari düşlerimizde, dokunuşlarımızda, sevişmelerimizde hür olalım.

Kız bana, vur bana; bağır bana.
Ama "benim" olma kendin ol.
Kendinin ol.

Benim olmayışını, kimsenin olmayışını;
Hür oluşunu seviyorum.

Karşıma perdesiz çık. Giysisiz, kuralsız.
Bana hür gel.
Tenini bırak da gel.

Carpe.
Ankara


Her Gören Ağladı Kalbini Bağladı…

Yanağımı, rüzgarı okşar gibi okşadı.
"Ne çok ayrılık yaşamışsın. Unutabildin mi onu?" 
                             ”indi bahar, Ankara’nın sisli yamaçlarına”

Uzun uzun kahvaltı yaptık.
Onu hiç düşünmedim.

                             ”her gören ağladı, kalbini bağladı dalgalı saçlarına…”

En sevdiği şiiri tekrar edip durmadım kendime;
bütün gün. 
Nasıl güldüğünü hatırlamadım.
Sabahları uyandığımda mutfaktan gelen kızarmış yumurta kokusunu
Durduk yere, beni izlerken yakaladığım bakışlarını da hiç hatırlamadım.
Gözlerini bozkıra benzetişim gelmedi aklıma.

-boş yere ağlama, kalbini bağlama
Ankara kızlarına.

Yanağımı rüzgarı okşar gibi okşadı.
Bana onu unutup unutmadığımı sordu.

-“Söyledim aşkımı ben,
Ankara rüzgarına”

"Unuttum." dedim.


Carpe
Etimesgut/Ankara


Tipik İnsanlar

Verdiğiniz her şeyi misliyle almaya çalışıyorsunuz.
İlişkileriniz ticaret mantığıyla işliyor.
Kendinize ve karşınızdakine bir bedel belirliyor, mutluluk ve mutsuzluk zemininde ticaret yapıyorsunuz.
Bir mutluluk verdiyseniz mutlaka karşılığını istiyorsunuz.
Karşılık alamazsanız acıtarak ödetiyorsunuz.

Ucuzsunuz, basitsiniz, bencilsiniz.
Sıkıcısınız üstelik, genel kültürünüz, sohbet edilecek konularınız yok.
"Nasılsın" demekten "Günaydın" demekten “Merhaba” demekten acizsiniz. Bunları söylerken de görev bilinciyle, içinizden gelmeden yaparsınız.
Çünkü sevmeyi, selam vermeyi, sarılmayı, sevişme başlatmayı, iltifat etmeyi, mutlu etmeye çalışmayı basitlik olarak görür; değerinizin düştüğünü zannedersiniz.
Yeterince zor, asık suratlı, sert olursanız o kadar az incineceğinizi ve değerinizin o kadar çok olacağını düşünürsünüz.
Dünya sizin etrafınızda dönmüyor.

Hiçbiriniz, beni kitaplarım kadar mutlu ve tatmin edemiyorsunuz. Edemezsiniz.

Carpe.


İyileşmiş Bir Yaranın Sargısı

Dört yıl önceye gidiyor her şey…
Sen New York’a taşınacaksın birkaç hafta sonra. Uyuyorsun sanıyorum seni, sarılmak istediğimde uyanık olduğunu fark ediyorum. Konuşmuyorsun ama sonra bir mailinde anlattığına göre, “nasıl vedalaşacağız” diye düşünmüşsün sabaha dek.
"Nasıl vedalaşacağız?"
Bizi, mesafeler bitirmemişti oysa.
Bizi yakınlıklar bitirmişti.
Biz, sen daha oraya gitmeden bitmiştik aslında. “Çözebilir miyiz sence bunu?” derken, “Aşabiliriz belki?” derken; “Biliyorsun… Gücüm tükendi…” derken mesela.
Gidişin sadece, iyileşmiş bir yaranın sargısını açmak gibiydi.

(Şimdi saat 23:33 ve orada 16:33 senin işten çıkmana bir buçuk saatten fazla var ve ben bloguma bakma ihtimalini düşünerek bu saati bekledim.)

Burada havalar soğudu. Orada güzel mi? Salı günü yağmur bekleniyormuş NY'da., sabah evden çıkarken şemsiyeni almayı unutma.

Bana sürekli kızdığın şeyler vardı mesela asla şemsiye almamam yanıma, sürekli düşüp oramı buramı kanatmam ve böbreklerime hiç dikkat etmemem… 

Sen İstanbul’da o uçağa bindiğin günden beri, bu üç huyum hiç değişmedi.
Onların dışında, her şeyim değişti.
Ah, bir bilsen. Beni şimdi görsen, tanıyamazdın.
Dört yıl nedir ki?

Bana son mektubunda, “Seni artık sevmiyorum” demiştin.
Cevap vermemiştim. Suskunluğumu bugün bozuyorum.
Çünkü salı günü orada yağmur yağacak ve ben burada şemsiyemi unutacağım.

Oysa, mutluyum da. İkimizin arasındaki o ince ayrımı hala unutmasam da;
Ayrı insanlar olduğumuzu aslında.

Carpe.
Ankara.


Artık Kesişmeyen Yollarımıza Dair

Aradan geçen bunca zamandan sonra, bu arkadaşlıktan geriye kalan şeyin sadece döküntüler olduğunu görmek sence de üzücü değil mi?


Muhteşem bir dostluktu bizimkisi. Ancak birbirimize o kadar çok çarptık ki, sonunda bak işte şimdi birbirimizle yan yana yürümeyi unuttuk.
Seninle yan yana nasıl yürünür, unuttum.
Belki, trajik olan; artık yan yana yürüyememek değildi. Trajik olan şey, artık senin yokluğunu varlığından ayırt edemez oluşum...
Yokluğun, varlığına yeterince karıştı. Artık iki ayrı şey değil, tek şey oldular.
Bu, fincanın içindeki çay gibi değil ya da sıcak bir avuç içinde duran elma gibi değil.
Bu, kırılan bir fincanın toprağa karışması gibi… Bu, çaydanlığın buharının havaya karışması gibi. Bu, sana yazdığım, bana sinirlenince yırttığın yazılarımın sessizliğime karışması gibi. Anlatabildim mi?


Belki, bundan ötürü beni suçlu buluyorsun. Belki gerekli mücadeleyi gösteremedim, haklısındır da… Ortada bir kopuş varken, kimin haklı olduğunun ne önemi var?

Ama kendini benim yerime koy; daha kaç yol ayrımını erteleyebilirdim?
Söylesene, senin on yıl sonra da hayatımda olman için tek bir sebep var mı? (Benim için değil, kendin için cevapla bunu)
Seninle çay içmeyi yalnız olmaya tercih etmem için tek bir sebep var mı?
Seni seviyor olmam gerekirdi ve seni özlüyor olmam gerekirdi. (Gerekmez miydi?)
Ama içimde tek bir dal kıpırdamıyor ismin aklıma geldiğinde. (Yıllar önce, seninle oturup saatlerce dünyaya dair, insanlığa dair konuştuğumuzda içimde bir şömine yanardı. Isınırdı ellerim, ayaklarım.)

Söylesene?
Neden böyle olduk biz? (Ya da boşver. Bilge bir adamdan, “cevabının seni inciteceği sorular sormamayı” öğrenmiştim zamanında.)

Cevabın beni incitecek. 
O en sevdiğin şarkıdaki "Her şeyin gidiyorsa ve sen de çekip gidiyorsan" cümlesi var ya…
Yollarımız burada ayrılıyor. Üstelik elimizde sadece döküntüler kaldı. Yine de “eyvallah!” bile deme. Gitmek dedim ama yine de bu  tam anlamıyla bir "terk ediş" değil bu bir "ayrılık" değil. 
Çünkü,
Zaten aynı yolda yürüme gayesiyle yan yana gelmemiştik biz hiçbir zaman.

Sadece buradan geçip gidiyorduk*.

(*Yine de seninle karşılaşmak ne güzeldi.)

Carpe.
Ankara.


Hayatta Bildiğim En Belirgin İki Taraf

Bazı insanlar,  o kadar çok ‘hata’ yaparlar ki. Mesela 22 yaşındayken adım atmaya korkar hale gelirler.

25 yaşındayken sevmekten de korkuyorlardır.
30 yaşında arkadaşlık kurmaktan da korkarlar.
35 yaşında üçüncü bir çocuğu doğurmaktan;
40 yaşında taşınmaktan, başka bir şehre gitmekten...
45 yaşına geldiklerinde borca girmekten, büyük alışverişler yapmaktan korkarlar.

Yaptıkları hatalar onları sürekli köreltir. Sürekli çekingen adımlar atarlar.
Oysa bazı insanlar vardır. Bir defa düşerler ve ayağa kalktıklarında artık daha güçlüdürler. 
Sevmekten hiç usanmazlar.
Aşık olmaktan yorulmazlar.
Onları öldürmeyen her şey onları daha güçlü yapar, "hiç olmadı; tecrübe kazandım" derler. "Hayatta bunları da yaşamak varmış" derler. "Yine olsa yine yapardım" derler. Ve eklerler: "Gün ışıyacak her şeye rağmen".

Sanırım hayatta bildiğim en belirgin iki taraf bu. Sürekli düştüğü için  yürümeyi bırakanlar ve sürekli düşse de inatla yürüyenler.

Carpe.
Ankara.


Güvercinin Dramı

Artık uçamıyor olmanın nedeni ne? Biliyor musun Güvercin.
Sen, o adamların dünyalarında, özgürlüğe açıldığını zannettiğin camlara çarpa çarpa kırmışsın kolunu kanadını.
Onların manzarasına aldanmışsın, içinden geçebilirsin sanmışsın camlarının.

Oysa, şimdi benim tüm pencerelerim açık sonuna kadar ve hepsi masmavi gökyüzüne, aydınlık yarınlara çıksa da… 
Sen artık uçamıyorsun, sevgili Güvercin.
Ve işte;
Uçsaydın da korkardın yine cama çarpmaktan. Güvenemezdin sözüme, istediğim kadar “gel, özgürlüğe açılıyor bu pencereler” desem de.
Şimdi karşımda oturuyorsun bir kanepede, kendi yarattığın kafesinde yem ve su ile yetiniyorsun.
Uyku mahmurusun.
Uçmak hayalinde kalmış…

Carpe.
Etimesgut/Ankara.